
Modern devlet paradigmasının ahlâka bakışı nasıldır? Ahlâkın bir praksis (eylem/ amel) olarak yönetim mekanizması içinde ölçüt alınması söz konusu mudur, devletin değerler sistemi yaptırım gücünü nereden alır, işletim sistemine işlerlik ve sahihlik kazandırması beklenen o soylu gerekçe nedir, neye göre konumlanır? Bu konumlanışın denetleyicisi var mıdır ve ölçüsü nedir? Bu ölçü neye göre belirlenmiştir, insan onurunu, nesli ve yaşamsal zeminin ahlâkî/ yahut etik gerekçelendirmesini koruma, kollama ve geliştirme odaklı mı tesis edilmiştir? Şayet bunlar değilse nedir onun varlık sebebi? Columbia Üniversitesi İslâm Hukuku profesörü Wael B. Hallaq’ın (1955) 2013 yılında yayımladığı, Türkçe’ye 2019 yılında kazandırılan, modern devlet paradigması altında İslâm Hukuku’nun (yerleşik kavramsallaştırmasıyla şeriâtin) uygulanabilirliğinin imkânsızlığını, bir manada paradoksunu sorgulayan/ analiz eden, son yılların sansasyonel eseri İmkansız Devlet isimli eserine yakınlaşarak bu sorulara yanıt bulabileceğiz. Bu yazıda, Hallaq’ın savları doğrultusunda -elbette politik yahut ideolojik bir zeminin dışında bir konum alışla- Hermenötikten ve bilimsel verilerin sahih gerçekliğinden destek alarak evrenin ahlâk yasasını anlamaya çalışacağız: Anlamaya ve Modernizmle aykırılığını/ paradoksunu açığa çıkarmaya.
Modern devletin Olan (-dir) ve Olması Gereken (-meli) ayrımında, daha doğrusu ayrılığında yapılandığını ifade eden Hallaq, devletin yasa koyucu, “yasama”nın sahibi/ maliki olarak hükmedici bir pozisyonla hukukî ve politik olanı yükselişe geçirdiğini, bunun sonucu olarak da son tahlilde ahlâkî/ etik olanı değil, “faydacı” olanı önceleyen, safî “faydacı” bir ereksellikle ahlâkî olanı küçümseyen, hatta zamanla bu unsurun sistemin dışına itilerek, bu bağlamın işleyişte bir anlamı, gücü olmadığını ifade ediyor. Devletin yasa koyucu olarak hükmeden bir pozisyonda, tabiri caizse kadir-i mutlak bir konumda esas Hükmedici makamı hiçe sayarak, bir manada yok sayarak yapılanıyor olması, elbette İslâm’ın değerler sistemi ve sabiteleri ile karşıtlık/ paradoks içermektedir. Hallaq bu durumu: “Modern projedeki hukukî ve politik olanın yükselişinin, herhangi bir İslâmî yönetim usulünün kurucu biçimleriyle onları uyumsuz kıldığını ileri sürüyorum, çünkü hakikaten İslâmî olarak anılabilecek herhangi bir yönetim biçiminde var olması gereken ahlâkî dokunun minimumuyla bile uyuşmuyorlar”1 şeklindeki sözleriyle açık bir şekilde dile getirir. Yalnız bunu dile getirirken, modern paradigmanın epistemik bir “bugüne modernleştirilmiş bir geçmişi taşıma işlemi” yanılsamasıyla kavramların özünü değilse de algısını değiştirme ikilemi yarattığını, ideolojik bir dışavurum ile “hukuk” tabirinin “uysal tebaa üzerinde gözetleme, fark edilmeyen cezalandırma, hegemonya ve itaat gibi Foucault’cu kavramlarla itham edilmiş olduğunu” iddia ediyor. Modern İslâm öncesi, hatta Aydınlanma öncesi Avrupa’da bile “ahlâk” ve “hukuk” şeklinde ayrılan iki farklı kavram olmadığını, kavramların bu şekilde ayrılmasının “yasal olan” ve “ahlâkî olan” şeklinde ayrıştırılarak Olan ve Olması Gereken’in (olgu ve değer ayrımı) yaptırım alanını belirlediğini, sınır koyduğunu, bir manada olgusal alanın devre dışı bırakıldığını söylüyor. Oysa Kur’an üzerinden inşa edilen şeriatta “hukukî” olan aynı zamanda “ahlâkî”dir ve kavram bu ilk haliyle olgu-değer ayrımı yaratmaz. Çünkü “yasal olan” unsur değil, “ahlâkî/ etik olan” unsur, yani Tanrı’nın yeryüzü üzerindeki muradının tezahürü olan unsurdur öne çıkarılan. Kavramı tersine çevirdiğimizde, hukukî olanın da ahlâkî olandan türetilmiş olduğu gerçeğiyle karşılaşırız ki, bu gerçek, egemenin hükmedebilme vasfını epistemik bir güçle perçinleme, kendi konumunu belirginleştirip sağlamlaştırma misyonuyla bizi karşı karşıya getirir.

Aydınlanma’nın “mekanik felsefesinin” doğaya hükmetme, doğayı “faydacı” bir zihniyetle insanın hizmetine matûf kılma ereğinin, doğayla birlikte insan benliğine de hükmetme aksiyolojisi, “Batılı metafiziğin tamamen farklı bir benlik ve tamamen farklı bir insan yorumuna” dalalet eder ki, bu durum onun doğayla ve Benlik’le hiçbir ahlâkî sınırlandırma olmadan ilişki kurabilmesinin, kontrol ve manipüle edebilmesinin sözde meşruiyetine kapı açar. Max Scheler’in, Batı’nın temel karakteristiğinin bu “kontrolü sağlayacak bilgiyi kazanma takıntısı” olduğunu söylemesine karşın, Hallaq ise bu takıntıyı, “Eğer -Bacon, Vico, Nietzsche, Foucault ve Frankfurt Okulu düşünürlerinin yanı sıra- Scheler, Batılı bilginin modern sisteminin programlanabilir biçimde iktidarın, disiplinin, hükümranlığın ve dünyayı dönüştürmenin hizmetine koşulduğu konusunda haklıysa, o halde bilmek, dar manada, iktidar ve dünyayı dönüştürmekle ilişki kurmaktır” (s.139) şeklinde ürkütücü bir gerçekle vuzuha kavuşturur. Bilginin, hiçbir sınır tanımadan hükmedebilmeye özgürlük tanıyacak nasıl devasa bir güç olduğu böylelikle aşikâr olacaktır: Bilgiye sahip olmak ve onu kendi ereğinin, ideolojisinin hizmetkârı kılmak. İdeolojiye dönüştürülmüş, etik ve ahlâki olmayan bilgiyi, sahih/ gerçekçi/ objektif bilgi olarak meşrulaştırarak üstelik. Bu tavır ahlâkî bir tavır değildir ve egemenin meşruiyetinden başka gerekçesi yoktur. Ahlâkî olan değersizdir, önemsizdir, ölçüt değildir bu kertede. Oysa kozmolojinin esas yaşamsal karakteristiği “ahlâkî olanın öncelenmesini” erekselleştiren bir koşutluluk arz etmektedir.
Bir tarafta bu tahakkümcü ve insanı/ aklı kutsallaştıran “faydacı” düşünce yapısı, diğer tarafta ahlâk ve değerler silsilesi vardır ve Hallaq’ın da dile getirdiği gibi bunların arasındaki organik mesele bizim için öncelikli meseledir. Maddeyi “kaba” ve “eylemsiz” olarak tanımlayan modern düşünce yapısı, ahlâkî bir devinimi gereksemez ve maddenin, doğanın tüm kaynaklarının varlık sebebinin insanlığa hizmet olduğu görüşünü kutsar. Robert Boyle’ün “insan doğaya sahip olmak ve hükmetmek için yaratılmıştır” sözü, evrenin ahlâk yasasının ne boyutta bir zulme maruz bırakıldığının, maddenin öz gerekliliğinin/ içeriğinin nasıl ters yüz edildiğinin apaçık delilidir. Oysa İslâm Hukuku ve değerler sistemi, yani şeriat, bunun tam aksini yeryüzünde hâkim kılmaya; “evrenin içindeki her şey insanların kullanımına matuf olarak; ancak faydacılık için değil, derin bir ahlâkî mesuliyet gösterilmek üzere yaratıldığını” (s.151) savunmaktadır. Buna göre, evrenin yaşayan, hareket eden canlı bir kozmos olarak işleyişi, bu işleyişin içindeki doğa yasaları tüm zerrelerine kadar ahlâki ilkelere dayandırılmış ve evrenin hammaddesi iyiliği yüceltmek ve kötülüğü engellemek (emr-i bi’l maruf, nehy-i ani’l münker) olan ahlâkî bir dokuyla donatılarak insana, o ahlâkî mesuliyetin gereğini yerine getirebilsin diye emanet edilmiş demektir: “Kur’an’daki doğa yasaları böylece fiziksel değil ahlâkîdir. Açıklanabilir, rasyonel sebeplerle hareket halindedirler fakat bu sebepler nihayetinde ahlâkî yasalarla gerekçelendirilir. Eğer şeyler var olur ya da yokluğa giderse, bu hareket ettiren gücün -felsefecilerin İtici Güç’ü (Prime Mover)- ahlâkî bir tasarımla karar vermesindendir. Bütün bu yaratılış, yeniden yaratılış ve ölüm girişimi -yani evrenin işleyişini yöneten yasalar bütünü- ilâhî cömertlik ve kudret tarafından özel olarak insanları iyiliğe yönlendirmek amacıyla tasarlanmıştır.”(s.153). Doğa yasalarının “ahlâkî” oluşu, soyut bir nitelikten bahsediliyor olmasına karşın “hareket halinde” oluşu ve şeyleri hareket ettiren bu “İtici Gücün” ahlâkî bir tasarımla karar veriyor oluşu meselesi ciddi önem arz etmektedir ve burada durmamızı gerektirir.
Şimdi, geldiğimiz noktadan sonra benim üzerinde esas konuşmak istediğim bu olgusal ahlâk medeniyetine yoğunlaşmak istiyorum: Yani, ilâhî bir ışık parçasının (parçacıklarının) evrenin tüm zerrelerine nüfuz edebilen erişim gücüyle tüm evrene zerk edilmiş, donatılmış, adeta işlenmiş olan bu “ahlâkî mesuliyet” medeniyetinin döngüsel devinimindeki kusursuz işleyişine. Kur’an’da birçok yerde zikredilen bu “iyilik yapma, iyiliğe yönlendirme” anlatısı -özellikle Mülk Sûresi başları, Rûm Suresi vb.- anlaşılacağı üzere sadece insanı mesul tutan, insanla sınırlı kalan bir mesuliyet değildir. Kadir-i Mutlak olarak Allah, evrenin tüm zerrelerini içindeki canlı-cansız her zerreyle birlikte kusursuz bir ahlâk ile ve kusursuz bir ahlâk üzere yaratmıştır ve evrenin bu döngüsel işleyişini yine kusursuz bir ahlâk ile devindirmektedir. Hareket eden ve durağanlıktaki her zerre/ yahut şeyler, kendinden sûdur eden bir ahlâk edimiyle işlevselleşir yahut durağanlaşır. Ahlâk, şeylerin varlık ve yokluk/ oluş ve bozuluş sebebidir. Her edimin hareket ettiricisi ve hareketi sonlandırıcısı o eylemin (öz) varlığında nitelendirilemez bir şekilde işleyen ahlâk mesuliyetinin varlığıdır. Esasında evrene kodlanan ve kusursuz bir şekilde işleyen bu devinimsel ve döngüsel ahlâk mesuliyetinin, evren yasaları gereğince yüzyıllardır kusursuz bir şekilde işliyor ve eyleme dönüşüyor oluşu insan için kusursuz bir rol modeldir ve apaçık bir misal teşkil eder ama insan eksiktir, bencildir, ziyandadır ve kendinden başka üstünlük görmez alemde. Yahut bir alışkanlığın yaşantısal sıradanlığı içinde umursamaz bir yeknesaklığa hapseder zihninin algısal çeperlerini.
Evrenin, ahlâk mesuliyetini duyumsayarak kusursuz bir şekilde işleyişindeki bir diğer gösterge de işleyişin ortakları (ahlâkî mesuliyetin muhatapları) arasındaki “iş birliği”dir. Bu mesuliyetin ortaklarından biri olan bitki dünyasındaki ekosistemin, böyle bir mesuliyetle işleyişte olabileceğini belki hiç aklımıza getirmeyiz ama gerçekte bitkiler arasında diğerkamlığın zirve yaptığı (yani ahlâkın melekeleştiği) bir “iş birliği” söz konusudur. Bitki kökleri ve mantarlar arasındaki “iş birliğini” (simbiyoz) araştıran Alman botanikçi, bitki patoloğu, mikolog Albert Bernhard Frank (1839-1900), ağaç köklerine yapışan mantarların (mycorrhiza)2 yapıştığı bitkiyle arasında cereyan eden mineral alışverişini ortaya çıkarmıştır. Bitkinin elde edebileceğinin çok daha fazlası besin elementlerine ulaşması karşısında, mantarın da buna karşılık yaşam ortamı ve tutunma zemini buluyor olması bu alışverişin gerçek bir iş birliğiyle gerçekleştiğinin kanıtıdır. Üstelik bu iş birliği, sadece bitki ve mantar arasında değil, ekosistem içindeki (aslına bakılırsa, bir ormanı göz önüne getirdiğimizde) tüm canlılar arasında gerçekleşir. Toprağın üzerinde birbirinden ayrı birer bireymiş gibi görünen bitki örtüsünün, toprağın hemen altında yine kusursuz bir enformasyon ağıyla köklerinin birbiriyle iletişim ve alışveriş halinde oluşunu, dahası ahlâkî bir içgüdüyle birbirini gözetişini ve yanı başındakini kendine tercih edişini neyle açıklayabiliriz? Bitki kökleri ve mikorizalarla yapılan bir araştırmanın hayret verici sonuçlarını görselleriyle birlikte buraya alıntılamak isterim.




İlk resimde3 görülen iki bitkiden sadece biri, üzeri kapatılarak CO2‘ye maruz bırakılıyor ve ötekinin teması engelleniyor. İkinci resimde CO2e emilim gösteren bitki, besini yavaş yavaş köklerine indiriyor. Emilen CO2 köklere yapışmış olan mikorizaların yardımıyla diğer bitkinin kökleriyle iletişime geçiyor ve bu iş birliği sayesinde CO2le temas etmemesine rağmen diğer bitki de bu besinden faydalanmış oluyor. Son resimde ise, bu iş birliğinin gerçekleştiği iki bitki arasında, diğer bitkinin üzeri kapatılmak suretiyle güneş alması seviye seviye engellendikçe diğer bitkinin, güneş ışığı almayan bitkinin besin dengesini takip ederek sürekli iletişimde ve iş birliği halinde besin gönderimini her defasında artırdığı gözlemleniyor. Bu iş birliği, bütün bir ormanın tek bir canlı imiş gibi davranarak tek vücut olmasına ve güneş ışığı görmeyen en izbe köşedeki küçük bir bitkinin bile besin alabilmesine olanak tanıyor ki, bu durum ekosistem içinde ahlâkî mesuliyetin nasıl da kusursuz ve karşılıksız bir diğerkamlıkla işlediğinin delilidir. Oysa evrim teorisi, canlılar için rekabetin iş birliğinden üstün olduğunu ve ekosistemin doğal seçilimle (Yani kapışarak mı demek oluyor bu) cereyan ettiğini savunuyordu. Kaynak için birbirleriyle adeta yarışıyormuş gibi bir ilişki -yahut ilişkisizlik mi demeliyim- içinde olduğu sanılan bitkilerin tam tersi bir enformasyon ağıyla hareket ve mesuliyet şuurunda olduklarının anlaşılması, bilginin ve epistemolojik etütlerin hükmedicinin elinde neye dönüştüğünü yahut neye hizmet ettiğini gözler önüne sermektedir.
Sonuç olarak, evrenin ahlâk yasası amaçsız, mesuliyetsiz, tesadüfî bir oluşum ve işletim sistemi değildir ve tesadüflerle gerekçelendirilemez yargısına ulaşıyoruz. Modern devlet paradigmalarının işleyiş kuralları da evrim teorisinde olduğu gibi “faydacı” ve bir nevi doğal seçilim, yani “rekabet” mantığıyla hayatiyet kazanır ve bu faydacı zihniyeti kutsayan bir yapılandırma ile evrensel bir yasaya dönüşür: Kendini kadir-i mutlak ilan eden ve aşkın olanı yok sayan bir yasaya. Bu yüksek ve hadsiz irtifa ise, modern devlet paradigmalarıyla İslâm Hukuku’nun bir arada olamayacağının, bu paradoksun evrenin ahlâk yasasıyla, ahlâk mesuliyetiyle bağdaşamayacağının göstergesidir: “Ahlâkî bir yapı olarak modern devletin teoride bile savunulamaz olduğu kanıtlanmıştır. Hegel’in etik devlet teorisinin başarısız olup siyasetbilimciler ve birçok felsefeci tarafından unutulmaya terk edilmesi bunun tipik bir örneğidir. Böylesi teoriler devletin realitelerini o kadar hiçe sayıyor ki entelektüel bir oyun olmaktan öteye geçemiyor. Modern devlet ne etik temeller üzerine inşa edilebilir ne de ontolojik açıdan ahlâkî bir yapı olarak işlev gösterebilir. O ne ‘ahlâkî alana girmeye çalışır,’ ne de onun görevi ‘bizi iyi yapmak’tır.” (s.165). Bundan ötesi -kendini bu mesuliyet altında hisseden her özne için- bulunduğumuz zemine zulümdür diyelim.
Gelgelelim bilimsel araştırmaların bugün itibariyle geldiği noktada, yukarıda anlatageldiğim, evrenin ahlâkî bir mesuliyetle işleyiş ediminin gerekçelendirmesini kuantum fiziğine başvurarak yapılandırabileceğimiz bilgisini de eklemek isterim. Kuantum fiziğinin, fizik ve metafizik arasında tanılandırılamaz olarak kalan ara bölgenin (boşluğun, belki berzahın) bilimsel/ somut verilerle çözümlendirilebilirliğinin bir kanıtı olarak işlevselleştiği, bir nevî duyularüstünün duyulur olanın terminolojisi ve alımlaması ile çözümlemesinin yapılabildiği bir disiplin olduğuna inanıyorum. Bilindiği üzere, kuantum fiziğinin birinci prensibi, enerjinin (yani ışığın yahut maddenin) kesintisiz olmayıp parçacıklar halinde, parçacıklardan meydana geliyor olması postûlasıdır. İkinci prensibi, enerjinin parçacık mı yoksa dalga mı olduğu sorgulamalarının ardından ulaşılan hem parçacık, hem dalga4 olduğu postûlasıdır. Üçüncü prensibi, bir parçacığın yörüngesi içinde bulunduğu bütün konumlarının (yani orda ya da şurda olma olasılıklarının tamamının) bir elektron varsayıldığı; dördüncü ve son prensibi ise, bir parçacığın hızının ve yerinin aynı anda tespit edilemezliğini ifade eden belirsizlik prensibidir.5 Enerjinin hem parçacık hem de dalga olması prensibi uzun yıllardır biliniyor olmasına karşın, atom altı parçacıklarda gerçekleşen, Einstein’ın “uzaktan ürkütücü eylem” olarak adlandırdığı “kuantum dolanıklığı” postûlası ise 2021 yılı itibariyle Alain Aspect, John F. Clauser ve Anton Zelinger tarafından (2022 Nobel Fizik ödülünü de alarak) kanıtlandırılmış bulunmaktadır ve bu kavram tam da öne sürdüğümüz “ahlâk mesuliyeti” ve “iş birliği”nin bilimsel çözümlemesi nezdindedir. İki dolanık (eş evreli/ eş fazlı) parçacığın ayrıldıklarında bile tek bir bütün gibi davrandığı ve çok uzun mesafeler sonrasında birleştiklerinde dahi, yine aynı bütünü koruyan bir tavır sergiledikleri gözlenmiş, dolayısıyla dolanıklığın her koşulda -bana göre- bir gestalte sebebiyet vereceği manası açığa çıkmıştır. Enerjinin bu şekilde, birbirinden haberdar olarak ve bütünlüğü her evrede kesintiye uğratmadan taşınımı bitki köklerinin, mantarların, tüm canlıların, dolayısıyla evrenin kusursuz bir şekilde -Kadir-i Mutlak tarafından kodlanmış olarak- işleyişinin delilidir diyebiliriz. Enerjinin hem parçacık hem de dalga şeklinde gerçekleştirdiği bu taşınma eyleminin (iş birliğinin diyebilir miyiz?) orda, burda yahut çok uzak mesafelere ayrıştıklarında ve sonra tekrar birleştiklerinde dahî hep aynı karakteristik özelliği taşıyor olması ve sanki hiç ayrılmamış gibi davranması hadisesi, maddenin en küçük yapı taşının ahlâki bir fıtrat üzere yaratıldığının ve bu ilk yaratımın kodlarını fizikî olarak sonlanana değin koruduğunun delili/ göstergesi değil midir?
- Wael B. Hallaq, İmkansız Devlet, Babil Kitap, Çev: Aziz Hikmet, s.137, İstanbul 2020. ↩︎
- Mycorrhiza: Mikoriza; bazı bitkilerin kökleriyle ortak yaşam, simbiyoz ilişkisi geliştirmiş olan mantarlara verilen isimdir. “Myco” mantar, “rhiza” kök anlamına gelir. Köklerdeki mikoriza mantarları ile bitki arasındaki karşılıklı ve faydalı ilişkidir. Mikoriza mantarları, bitki köklerinde kolonize olurlar ve kök sisteminin gerçek bir uzantısı olarak, köklerin giremedikleri ve uzanamadıkları yerlere girerek, orada bulunan bitki besin elementlerinin ve suyun bitki tarafından alınabilmesini sağlamaktadırlar. (https://toprakvesu.com/kb/mikoriza-mycorhiza-nedir/). ↩︎
- “The Secret Language of Trees”: https://www.youtube.com/watch?v=9HiADisBfQ0 ↩︎
- Hece-278 Şubat 2020’de “İnsan Elektromanyetik Bir Dalga Mıdır?” başlıklı yazımda tam da bu sorguyu işliyor ve insanın elektromanyetik bir dalga olduğunu çözüme kavuşturuyordum. Bugün itibariyle ise, insanın da madde gibi hem parçacık hem dalga olduğu bilgisine ulaşıyoruz. ↩︎
- Kuantum fiziği hakkındaki bilgiler, ABD’de yılın bilim insanı seçilen Prof. Esen Ercan Alp’e aittir: https://www.youtube.com/watch?v=v3FzMKj-kkI ↩︎
Bu metin daha önce Hece-323’de (Kasım 2023) yayımlanmıştır.