BÜTÜNLÜĞÜN LÜMİNESANSI: GESTALT ŞİİR

Bu metin daha önce Buzdokuz-21’de (2024) ve yazarın Işığın Ta Kendisi (2024) isimli kitabında yayımlanmıştır.

Leyla Arsal avatarı


Bu metinde, Abdurrahim Toprak’ın “doğaçlama” bir şekilde görünürlük kazandırdığı soyut çizimlerinin, şiirimin ontolojik dokusuyla birbirini koşutlayan ve bütünleyen, bu bütünlükten yepyeni ve her aşamada doygun bir olgunluk seviyesine erişilmiş ikinci bir bütünlük/ tamlık kazanan, “Gestalt Şiir” olarak adlandırdığım “tin-bilişsel” poetikasını, Gestalt teorisi ve Bilişsel Poetika perspektifinden yapılandırmaya çalışacağım.

Gestalt Şiir’in dilbilimsel, fenomenolojik, hermenötik ve morfolojik çözümlemesinin detaylarına geçmeden önce, kavramı yapılandıracağım zemini ve perspektifi kısaca tanıtmak isterim. Yeni Eleştiri, Yapısalcılık, Biçimcilik, Yapısöküm ve Psikanaliz ekollerinin ardından Bilişsel bilimlerdeki gelişmelerin bir sonucu olarak Dilbilim alanında 80’lerden itibaren ivme kazanan Bilişsel Poetika1, şiire dair düşüncelerimi yapılandırabilme adına uygun bir zemin teşkil etmektedir. Kavramın yönergeleri arasında “bir dikkat türü” olarak son dönem öne çıkan “daldırma/dalma” (immersion) kavramı ise, uygulama alanı edebî türlerin tamamına yayılarak metnin (veya sanatsal herhangi bir formun) dokusunu en yetkin bilimsel, nesnel ve güncel ölçütlerle analiz eden perspektifiyle tercih sebebidir. Metnin zihinsel ağına, üsluba, biçimsel özelliklerine, metinselliğin ve dokunun derinliklerine dalma, gömülü olanı dipte alımlama, zihni okyanusa daldırır gibi anlamsal derinliğe batırma ve daldığı alanın özellikleriyle hem-dem olarak, aktif gerçeklikten kopma2 gibi anlamları içeren “immersion”, dalınan uzamla kaynaşmayı, oraya dahil olmayı ifade eder. Sezgisel bir alanı işaret eden terim Ryan’a göre, sanatsal bir deneyimin yoğun haz veren sürükleyici etkinliğini tanımlamak için kullanılmaktadır. Ryan’ın kavramı; “okuma fenomenolojisinde daldırma, kurgusal bir dünyanın canlı insanlarla dolu, özerk, dilden bağımsız bir gerçekliğin varlığını kazandığı deneyim” olarak tanımlaması, metnin kurgusal evrenindeki soyut gerçekliği sezgisel gerçeklikle birleştirir ki, okur o zemine temas edene kadar cansız olan metin evreni, temas ettiği andan itibaren canlı, sahici bir boyut kazanır. Bu ise sezgisel alanın varlığının, hatta zihnin varsayılan bu alana daldırılarak oradaki yaşantısal akışı deneyimlediğinin, akışa kapıldığının, sürüklendiğinin delilidir. Sezgisel alanın aktif bir şekilde devrede oluşu Gestalt Şiir’in ontolojik yapılandırması için ilk ipucudur.

Merleau-Ponty’nin “karşılıklılık imgesi” olarak ifade ettiği “dokunulan ve dokunanın bir çemberi vardır, dokunulan dokunanı ele geçirir” (Merleau-Ponty, 184) önermesi, dokunun da adeta bir canlı organizma gibi zihinsel süreçleri ele geçirdiğini ima eder. Okuma anında zihnin, fiziksel gerçekliğinden koparılarak metnin soyut gerçekliğiyle birleşmesi, o tarafa geçmesi; bilincin o evrende hapsolması ile zihinsel süreçlerde “eşzamanlılıkla” yaşantılanan değişimin/ duygulanımın bariz göstergeleri “speküler imgenin” varlığını açığa çıkarır ve gerçek-olmayan bir gerçeklikle soyut eylemi (yahut enerjiyi) somuta dönüştürür: “Speküler imgenin genel işlevi bizi dolaysız gerçekliğimizden koparmak olacaktır; bu bir ‘gerçek-olmayanlaştırma’ eylemidir.” (Butte, 35) “Daldırma”nın gerçek-olmayandaki gerçeklik algısı bu yönüyle sahici bir karakter kazanmaktadır. Duygulanımdaki yaşantılanılırlık tamamıyla gerçek bir deneyimdir.

Nörobilimci Antonio Damasio’nun, yaşamın egemen yöneticisi saydığı “homeostazın” insan bedeniyle birlikte evrendeki tüm yaşamsal süreçlerde kusursuz iş birliği ve kendiliğindenliği, canlılar ve şeyler arasındaki etkileşimi açığa çıkarır. Zihnin ve tüm yaşamsal fonksiyonların işleyişine hâkim olan “homeostazın” ve yanı sıra “ayna nöronların” yarattığı ivme ve iş birliği zihinsel süreçlerden, önce dilsel örüntülere, sonra metinsel biçimlere geçmektedir. Metnin dokusunda cansızmış gibi bekleyen bu ivme ve tinsel işbirliği, bir okurun metne dalması suretiyle tekrar zihinsel süreçlere dönüşür. “Daldırma deneyimi, metinsel temsilin beyinde bu hareketlerin gerçek dünyadaki fiziksel performansıyla aynı sinirsel süreçleri harekete geçirdiği motor rezonans olgusunu içerebilir.” (Ryan, 41-51) Bu noktada zihinsel süreçlerle sezgisel süreçlerin olağanüstü uyumu ve bütünlüğü Gestalt Teorisi’yle karakterize olmaktadır. “Derin öznelerarasılık” ve “daldırma” ile gerçekleşen bu eylemi “tin-bilişsel” olarak adlandırıyorum. Anlaşılacağı üzere bu yönergeler, Gestalt Şiir’in hem dilbilimsel hem hermenötik ve hem de fenomenolojik yapısını izaha olanak sağlamaktadır. Zira şiiri ve şiiri yapılandıran öznelerarasılığın bileşenlerini, unsurlarını, etkileşim detaylarını; orijinalitesini koruyarak ve teorize ederek anlamlandırabilmeyi olanaklı kılmaktadır. Bu yüzden şiire “daldırma”nın yanı sıra “derin öznelerarasılık”ı da dahil ederek yakınlaşacağım.

Antonio Damasio, sarsılmaz emirleri ve her biçimiyle yaşamın egemen yöneticisi olduğunu söylediği homeostaz için; “sadece hayatta kalma çabası ile sınırlı kalmadan, yaşamın aynı zamanda gelişimine ve ileride, bir organizma veya türün gelecekteki yaşamının tasarlanmasına olanak sağlayacak şekilde düzenlenmesini garantiler” (Damasio, 20) dedikten sonra, aynı zamanda duygularımızın da homeostazın zihindeki temsilcileri olduğunu dile getirerek, sinir ağlarının hücreler arası işleyişinin olağanüstülüğüne ve bu işleyişin kusursuz bir ahlâkî donanımla gerçekleştirdiği iş birliğine dikkatimizi çeker:

“Sinir sistemleri zihni tek başına değil, içinde bulunduğu organizmanın geri kalanı ile iş birliği içinde oluşturur. Bu, beyni zihnin tek kaynağı olarak gören geleneksel görüşten bir ayrışmadır. (…) Yaşamın en iyi şekilde düzenlenmesine ve sonraki nesillere aktarılmasına yardımcı olan genetik sistemin gelişimi, homeostaz olmaksızın mümkün değildir. (…) Sonuç olarak insanın yaratıcılığının kökeni, yaşamın kendisinde ve nefes kesici olan kesin bir buyrukla donatılmış olduğu gerçeğinde yatar: Ne olursa olsun dayanıklı ol ve kendini geleceğe taşı.” (Damasio, 21-23-27)

Dolayısıyla homeostaz sayesinde her bir hücre ve geçmişten sonsuza değin tüm hücreler, üzerinde bir düşünme eylemi olmadan, hesapsızca ve kendiliğinden bir eşgüdümle hayatta kalmak ve geleceğe taşınmak için güçlü ve karşı konulamaz bir “arzu” ve “niyet” ortaya koyarlar. Damasio bu noktada, “hücrelerin, aklı ve bilinci olan canlılar gibi istekleri, arzuları veya dilekleri olmadığının, ama sanki varmış gibi hareket edebildiklerinin altını önemle” (Damasio, 33) çizer. Hücre, bu bilgiyle donatılmış bir kusursuzluk ve alt edilemezlikle işlevselleşir. Hücrelerin sanki aklı ve bilinci varmış gibi hareket ve eylem halinde oluşları “Gestalt Şiir” için ikinci ip ucudur. Günümüz bilişsel araştırmalarının geldiği noktada zihnin nöral ağ yapısının işleyişine ve bu koşulsuz iş birliğine dair edindiğimiz bilgi, nörobilişselcilerin de onayladığı üzere ayna nöronların işleyiş doğasını gözler önüne sermektedir. Zira, evvelki yazılarımda da dile getirdiğim gibi hücreler arasındaki bu işleyiş mekanizması evrenin her zerresine, şeylere dağılmış bir yapısallıktadır ve bu durum bir zihnin başka bir zihinle yahut evrenin sonsuzluğu içinde canlı veya cansız herhangi bir nesneyle etkileşim kurabildiğinin, iletişimin kendilindenliğinin ve zihnin başka bir zihinle yahut şeylerle iç içe geçebildiğinin, son tahlilde bir gestalt oluşturulabildiğinin delilidir diyebiliriz.

1980’ler ve 90’lardan itibaren farklı araştırmacılar tarafından insanlarda ve makak maymunlarında yapılan bilimsel araştırmalar ve fMRI görüntülemeleri, karşımızdaki bir başka zihinle etkileşim içinde olduğumuzu, ayna nöronlarda uyarılmalar görüntülendiğini göstermiştir. Karşımızdaki bir insanın yahut TV ekranında gördüğümüz veya bir metinde karşılaştığımız bir insanın, hatta başka bir canlının dahi acı çekmesi, heyecanlanması, ani tepki ve duygulanımları sırasında bizim de aynı tepkileri verdiğimiz ve bu esnada yine ayna nöronlarımızda uyarılma gözlemlenmesi “empati” kavramıyla açıklanmaktadır ve bu durum zihnin, öteki zihinlerle ve evrenle kesintisiz bir etkileşim halinde olduğunun göstergesidir. Bilişsel devrimle birlikte erişilen bu yeni keşifler, okuma esnasında da zihnin, dolayısıyla ayna nöronların uyarıldığını kanıtlamış ve metnin içine gömülü anlamları zihinsel süreçlere odaklanarak analiz edebilmenin yollarını açmıştır. Üstelik bilişsel teorisyenler fMRI laboratuvarlarında deneylere bizzat katılıp görüntülemeleri yerinde takip ederek, edinilen deneyimleri incelemelerine ve çıkarımlarına dahil etmişlerdir. O halde bir metni okuma eylemi, ayna nöronlar vasıtasıyla empati kurarak metni inşa eden zihinsel süreçlerle etkileşime girebilmeyi, metnin zihnine dalmayı ifade etmektedir ve dolayısıyla gömülü olan anlamların görüntülenemezliğini kırmak, çözümleme olasılıklarına ulaşmak demektir. Zihinsel süreçlerin dil vasıtasıyla metinlere dönüşmesi ardından, okuma eylemiyle dilsel örüntülerin tekrar zihinsel süreçlere dönüşmesi hadisesi “çapraz döllenme”nin bir başka yönüdür. Kavram esas anlamını, zihinlerin birbiriyle etkileşiminde, bir diğerinde kendinden bir parçayı, kendinde bir diğerinin parçasını bulmada, bırakmada, dağılmada ve kaynaşmada bulur. Sonuç olarak bir metni3 okumak, kendinden başka bir zihni okumakla eşdeğerdir; zihni özümsemek, zihinsel süreçleri “derin öznelerarasılık”la duyumsamak; anlamak (senkronize olmak) yani. Metinle özdeşleşmek zihinle özdeşleşmeyi, zihinle özdeşleşmek metinle özdeşleşmeyi çıkarsamaktır. Zihinler arasında işleyen bu koşulsuz ve hesapsız enformasyon ağının varlığı “Gestalt Şiir” için üçüncü ip ucudur. Şimdi bu açıklamaları dilbilimle ilişkilendirme safhasına geçebiliriz.

Dili görünür kılan yegâne göstergenin çeşitli dillerdeki alfabeler olduğu konusunda fikir birliği olsa da bu durumu son tahlilde öznel/ kişiye özgü yahut belli bir grubun/ iktidarın arkaikleşmiş uzlaşısı olarak değerlendirebiliriz. Zira, harflere ait olduğunu düşündüğümüz sesler, bu seslerin ve harflerin bir araya getirdiği kelimeler belli bir uzlaşı sonucu ortaya çıkmıştır ve harf şekline bürünmeyen bir çizginin veya şeklin, sesin veya ritmin bir anlam içermediği bilgisi yine o uzlaşı sonucu zihnimizin bize dayattığı/ oynadığı bir oyundan ibarettir. Zihinsel süreçler dil vasıtasıyla önce işitsel imgelere, ardından biçimbirimsel görüntülere büründürülerek kelimelere, metinlere dönüştürülür. İşitsel imgenin alfabe şeklindeki biçimbirimsel görüntüsü tarih boyunca politik, sosyolojik ve kültürel iktidarların uzlaşısı sonucu ortaya çıkmış, nesilden nesile aktarılmıştır. Peki, alfabe dışında bir forma kavuşan “rastgele çizimler, muğlak formlar, bulanık şekiller ve kaotik yığışımlar” gibi biçimlerin sesbirimsel bir karşılığı olmadığını, dolayısıyla anlamdan yoksun olduğunu neye dayanarak iddia edebiliriz? Zihin bu uzlaşılmış bilgiyi trapeze4 uğratıp, birkaç takla attırarak gayet sahih bir şekilde tersine çevirebilir. Yeter ki, varlığı sadece işitsel boyutuyla değil görsel ve duyusal tüm boyutlarıyla kavrayabilmeye niyet edilmiş olsun. Bu durumda, harf şekline bürünememiş lakin düşünsel bir eylemin dışavurumu olarak dışlaştırılmış, düşüncenin göstereni olmuş, somut bir gerçeklikle görünürlük kazanmış her biçimin kendi içinde bir anlamı olduğu gibi, bilişsel bütünleşme frekansına nüfuz edebilen her müzik kulağı öznesi için bu biçimlerin bir sese/ ritme sahip olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim vardır da: Bir fonemin (sesbirim) bir morfeme (biçimbirim) karşılık geldiği varsayılan alfabeye kıyasla, çizgisel yahut şekilsel tüm oluşumlardaki bir morfemin de bir foneme karşılık gelebileceği bilgisine ulaşabiliriz. Bizi bu şekilde düşünmekten hiçbir aksi gerekçe alıkoyamaz, zira kendi gerçekliğini inkâr ile eşdeğer bir varsayımdır. O halde bu biçimler bir araya geldiklerinde görülebilir ve işitilebilir bir anlamı içlerinde barındırma döngüsüne haiz olduklarını (görmek isteyene) apaçık bir dille, hatta dil ötesiyle ve kesintisiz bir şekilde evrene yankılıyorlar demektir. Dilin de ötesine geçebilmenin sırrı işte burada gizlidir. Harflerden oluşan kelimelerin işitsel bir karşılığı var fakat çizgilerin/ şekillerin yok diye onların içeriksel bir karşılığı, anlamı yok demek değildir. Çizginin eksiği, bir işitsel karşılığın ona uzlaşımsal olarak atfedilmemiş, es geçilmiş, sessizliğe maruz bırakılmış olmasıdır. Denilebilir ki, fonemler tarafından açığa çıkarıldığını düşündüğümüz “işitsel haz”, (bir dikkat türü olan) “daldırma” performansıyla görsel/ duyusal haza dönüştürülüp ikame edilebilir; aynı şekilde ama farklı bir perspektifle “duyusal aydınlanmayı” aktifleştirebilir. Bu aydınlanma şüphesiz zihnin, dilin, kendimizin de ötesine taşınmamızın ilk emaresidir. Taşınma eyleminde karar kılınması sonraki aydınlanma anlarının belirleyicisi, çoğaltıcısı durumundadır. Çoklu perspektiflere aşina ve vakıf olabilmek özdüşünümselliği arttırır. Zihnin kendi kendisini bir veri olarak kullanabilmesi elbette ancak (veya en çok) şiirin işine yarayacaktır.

Bu bahsettiğim “şeyler” ve “oluşa” dair önermeler, kuşkusuz şiir dilinin dilsel, biçimsel, sessel, ritimsel ve anlamsal uzamları için de geçerlidir:

“Ritim; aynı zamanda morfem işlevi gören fonemlerle yakalandığında, şiirin anlamına ilişkin kaçınılmaz bir boyut kazanıyor. Bunu tersine döndürüp diyebiliriz ki bir anlam arz etmeyen kesintili ses biçimleri şiirde anlamlı hale gelir. Bu da poiesisin bizi bir dilin mevcut imkânlarının ötesine geçirmesinin, bize hiçbir anlamın olmadığı yerde anlam yaratma ve anlamın belirmeye başladığı yerde bu anlamı inkâr etme özgürlüğünü vermesinin bir başka yoludur.” (Perloff & Dworkin)

Ritmi yakalayan eylem morfem (biçim) ve fonemlerin (ses) varlığını, keza bu olguların birbirleriyle bütünleşen uyumlu ilişkiselliğini koşutluyorsa şayet, o halde sadece ve sadece alfabeye, dolayısıyla kelimelere bağımlı olmamalıyız. Bu yargı bir söz iktidarı dayatması sayılabilir pekâlâ. Demek oluyor ki, “üzerinde uzlaşı sağlanmamış” tamamıyla öznel olabilen her türlü biçimbirimsel ve sesbirimsel eylemler de kendi içinde öznel olabildiği gibi görece nesnel anlamlar da içerebilir. Önemli olan ayrım, bu eylemin “düşünsel bir edim” sonucu ve bu edimin “dil ötesi” bir biçimlendirmeyi gerektiren/ mecbur bırakan refleksif bir dışlaştırma ile gerçekleştirilmiş, dahası zihnin bunu özneye dayatmış olmasıdır. Şiir, düşüncenin dil uzamında kelimeler vasıtasıyla görünürlük kazanması faaliyeti olduğu kadar, her türlü çoklu biçimbirimsel görüngüler, “rastgele çizimler, muğlak formlar, bulanık şekiller ve kaotik yığışımlar” vasıtasıyla da ifade edilebilme sanatı olmalıdır. Zihnin dışavurmak istediği bir eylemi, hareketi, düşünceyi hangi yolla ve nasıl bir formda dışlaştırabileceğine neden bir sınırlandırma yahut bir ölçü konulsun ve bu sınırlandırmayı zihnin öznelliğini tanımayan bir başka zihin iktidarı dayatıyor olsun? Şiirin özneye kendini dayattığı aerodinamik her icra faaliyeti -biçimsel manada- öznel olmuş da olsa şiire dahil addedilmelidir. Elbette burada sözü edilen, fonemler ve morfemler arasındaki bütünsel uyumluluğun aerodinamiğidir. Şiir öznesi deneyimleyebildiği, nüfuz edebildiği, bütünlüğü koruyabildiği her mecrada, bu aerodinamiği kesintiye uğratmadan dışlaştırma gücüne ve keyfiyetine haizdir. Bir veri olarak kendi özdüşünümselliğini öne sürdüğü bir eylemde hesabı ancak kendine verecek, sorumluluğunu alabilecektir. Aksi takdirde bir mimesis tedarikçisi olmaktan öteye geçemeyecektir.

Swedenborg’un deyimiyle:

“Düzen ve dünya ahenkle dans etmediklerinde noksandır ve bu derece bir noksanlık içinde ahenk de yakalayamazlar. (Bu) mütekabiliyet bir şeyin özü ve biçimi ya da nedeni ve sonucu arasındaki ilişki olarak tanımlanabilir; maddi dünya bütünüyle ruhani dünyaya karşılık gelir, bir insanın bedeni bütün parçalarıyla birlikte ruhuna; kelimenin gerçek anlamı manevi anlamına karşılık gelir. (…) İç, içkin bağlantıyı vurgular ve mütekabiliyet dilinin bizzat Tanrı’nın dili olduğu sonucuna varır. Bu anlamda, kelimelerin sesleri insanların onlara atfettiği keyfî anlamlardan daha esasî ve ruhanîdir.” (Perloff & Dworkin, 71-72)

Elbette sadece kelimelerin değil, biçimbirimsel tüm fenomenlerin de izahı bu şekilde vuzuha kavuşturulabilir, kavuşturulmalıdır da. Zira, mütekabiliyet dilinin şeylerin özü ve biçimi olarak Tanrısal oluşu, şeyler ve oluşlar arasındaki kesintisiz iletişimselliğin kanıtı ve açıklayıcısıdır aynı zamanda. “İnsanın algıladığı şeyin parçalarından değil, bütününden oluştuğunu savunan Gestalt Kuramı, insan davranışlarını, duygularını ve düşüncelerini bir bütün olarak ele alır ve bunların çevreyle olan etkileşimini inceler.” Buna göre “bütün”, parçaların toplamından farklı bir anlam genişliğini ifade eder ve birey, bütünü parçalarına ayrıştırarak değil bütünlük içinde algılar. Zira, parçaların bir araya gelmesiyle oluşan bütünlük algısı, bütünün somut ilk halinden çok daha anlamlı ve doygun bir bütünlük duygusunu içermektedir. Bilişin sezgiyle buluşması, dolayısıyla sezgisel süreçlerin zihinsel süreçlere entegre olması insan zihninin bilinç ötesi bir evreye temas ettiğini gösterir ki, bu evrenin tin-bilişsel olarak adlandırılması kavramın ontolojisine ve bütünlüğün epistemolojik göstergesine sahih bir karşılık olur.

Geldiğimiz noktada, şiirimin poetik ve ontolojik boyutu/ yönelimi çerçevesinde şu an itibariyle geldiği ve durduğu, içerdiği ve kuşattığı kavramsal ve biçimsel evreni/ ne’liği hakkında açıklama yapılması ontik bir zorunluluğu koşutlamaktadır. En başından beri şiirin özünü ve özünü yansıtan özsel bir biçimi öncelediği aşikâr olsa gerek. Özsel biçimden kasıt nedir? Anlamdan yoksun, sâfi görünür olmak kaygısı güden boş/ tutarsız/ kitsch/ özenti/ dayatmacı bir dışlaştırma ile görünür aleme zuhur etmiş, poetik ve ontolojik bir arka plan/ öz içermeyen bir biçimden ziyade; biçimi özden ayrı düşünmeyerek, adeta özün kendisi olan bir dışlaştırma ile öz biçimine kavuşturan, birbirini koşutlayan ve bütünleyen, bu bütünlükten yepyeni ve her aşamada doygun bir olgunluk seviyesine erişilmiş ikinci bir bütünlük/ tamlık kastedilmektedir: İkinci bir doğum yani. Buna “gestalt şiir” diyorum. İlk kitabımdan itibaren bunu aşama aşama şiirimde uygulamaya, o öz ve biçimi yansıtan üst şiiri bulmaya çalışıyorum. Bulmak İçin Buradan Ayrıl bu düşüncemin/ poetikamın mücessemleşmiş halidir. Görünür alem ile görünmeyen alemin bir ikilik değil, birbirini tamamlayan bir bütünlük olduğu olgusu kavramsal boyutunu; kelimelerden oluşan dil dizgesi ile şekillerden oluşan görsel dizgesinin birbirini içererek ve yansıtarak denkleştiği/ bütünleştiği aerodinamik yapısı ise biçimsel boyutunu ifade etmektedir. İki fenomen görünüşte birbirinden ayrı gibidir ama aslında ‘gerçekte de olduğu üzere’ hep bütünleşik bir haldedir. Yalnız, bu bütünlük bir bütünün iki eşit parçasının bütünlüğü gibi değil de asl’ın gölgesiyle (ve o ilk gölgenin evrene yankıladığı müteselsil diğer tüm gölgelerle) / asl’a ait duygu ve vehimlerin görünür alemdeki belirlenimleriyle oluşturduğu tamlıkla karakterize olmaktadır. Metin evreninde de ayrı gibi görünen bileşenler birleşti(rildi)ğinde -dil dizgesi ve görsel dizge yani-, o ilk bütünlükten çok daha kapsamlı ve görkemli ikinci bir bütünlüğe ulaşırlar ki, bu boyut gestaltın kavramsal boyutunun açımlandığı ve yarattığı çağrışım zenginliğiyle, defalarca yenilenen çoğul bütünlüklere ulaşıldığının göstergesidir. Zira, hem şiirin -öz ve biçim olarak- çağrışım zenginliği, hem de çizimlerdeki çağrışım zenginliği adeta bir aynada birbirini yansıtarak ve içererek hem bütünleşmekte hem de yansıtmanın birbirini koşutlayan sınırsızlığıyla defalarca çoğalarak, eskisinden çok daha doygun bir çağrışım zenginliğini kapsayan bambaşka bütünlüklere ulaşmaktadır.

Bir yandan da şiirin kavramsal boyutunu, yansıyan ve yansıyarak çoğalan tüm bütünlüklerinde aşikâr eden, devindirerek görünür kılan bir anlam evreni açılmaktadır burada. Bu anlam, fizik ve metafizik alemin (birbirinden ayrı evrenler olarak düşünülmemesi gereken) dönüşümlülüğünü içermektedir. Şair, bir özne olarak bu dönüşümü alan konumuyla özne, yansıtan konumuyla nesne durumundadır. Yani, özne iken varlık, nesne iken yokluk boyutunu karşılar varlığın (şeylerin). Şiirimin kavramsal boyutu işte bu varlık ve yokluk hallerini, tastamam kendilerine ait özsel biçimleriyle yansıtarak çoğaltmayı ve bu çokluğu görünür oluşumlarla en yetkin/ en duyumsanır/ en görkemli -varlığın kendi görkeminin doğası gereği ve ilk yaratımına öykünen- bir şekilde görüngülere dönüştürebilmeyi gaye edinir. Burada muhterem Abdurrahim Toprak’a çok şey borçlu olduğumu ifade etmeliyim. Bu karşılaşma ve denkleşmenin bir rastlantı olmadığına yürekten inanıyorum. Zira, o da belirlenmiş bir çerçeveye bağlı kalmadan, tamamıyla o anın hissedişine bağlı olarak gelişen, öncesi-sonrası-başlangıcı-sonu-çerçevesi belli olmayan bir doğaçlama ile çizimlerini vücuda getirmektedir. Ve adeta bir hikmet hali, bir imtiyaz hali olarak şiirlerimi görmeden/ okumadan, kendi çağrışım atmosferi içinde kendi özdüşünümselliğiyle devindirerek çizimlerini gerçekleştirmesine rağmen, her seferinde bir gestalt bütünlüğü ve denkleşimiyle benim şiirimin göstergesel boyutunu inşa etmekte/ o bütünlüğe aerodinamik sinyaller göndermektedir. Bu noktada, ışığın fizik ve metafizik bağlamda fizyolojik yapısını, tüm evreni ve evren ötesini kapsayan biyoenerjik ağ yapısını, bu dönüşümsel ağ yapısının varlığın hareketlerini tetikleyen/ maruz bırakan/ rastlantısal olmayan işlevsel mekanizmasını/ kavramsal yapılanmasını da devreye sokarak izah edilmesi kaçınılmaz olmaktadır.

Kuantum fiziğinin fizik ve metafizik arasında tanılandırılamaz olarak kalan ara bölgenin/ boşluğun (belki berzahın) bilimsel, somut verilerle çözümlendirilebilirliğinin bir kanıtı olarak işlevselleştiği, bir nevî duyularüstünün duyulur olanın terminolojisi ve alımlaması ile çözümlemesinin yapılabildiği bir disiplin olduğuna inanıyorum. Bilindiği üzere, kuantum fiziğinin birinci prensibi, enerjinin (yani ışığın yahut maddenin) kesintisiz olmayıp parçacıklar halinde, parçacıklardan meydana geliyor olması postûlasıdır. İkinci prensibi, enerjinin parçacık mı yoksa dalga mı olduğu sorgulamalarının ardından ulaşılan hem parçacık hem dalga5 olduğu postûlasıdır. Üçüncü prensibi, bir parçacığın yörüngesi içinde bulunduğu bütün konumlarının (yani orda ya da şurda olma olasılıklarının tamamının) bir elektron varsayıldığı; dördüncü ve son prensibi ise, bir parçacığın hızının ve yerinin aynı anda tespit edilemezliğini ifade eden belirsizlik prensibidir.6 Enerjinin hem parçacık hem de dalga olması prensibi uzun yıllardır biliniyor olmasına karşın, atom altı parçacıklarda gerçekleşen, Einstein’ın “uzaktan ürkütücü eylem” olarak adlandırdığı “kuantum dolanıklığı” postûlası ise 2021 yılı itibariyle Alain Aspect, John F. Clauser ve Anton Zelinger tarafından (2022 Nobel Fizik ödülünü de alarak) kanıtlandırılmış bulunmaktadır ve bu kavram tam da az yukarıda kavramsal açımlamasını yapmaya çalıştığım fenomenler arasındaki bağlantısallığın, bir manada “iş birliği”nin bilimsel çözümlemesi nezdindedir. İki dolanık (eş evreli/ eş fazlı) parçacığın ayrıldıklarında bile tek bir bütün gibi davrandığı ve çok uzun mesafeler sonrasında birleştiklerinde dahî, yine aynı bütünü koruyan bir tavır sergiledikleri gözlenmiş, dolayısıyla dolanıklığın her koşulda -bana göre- bir gestalte sebebiyet vereceği manası açığa çıkmıştır. Enerjinin bu şekilde, birbirinden haberdar olarak -veya olmayarak- bütünlüğü her evrede kesintiye uğratmadan taşınımı evrenin kusursuz bir şekilde -Kadir-i Mutlak tarafından kodlanmış olarak- işleyişinin delilidir diyebiliriz. Enerjinin hem parçacık hem de dalga şeklinde gerçekleştirdiği bu taşınma eyleminin (yani iş birliğinin) orda, burda yahut çok uzak mesafelere ayrıştıklarında ve sonra tekrar birleştiklerinde hep aynı karakteristik özelliği taşıyor olması ve sanki hiç ayrılmamış gibi davranması hadisesi, maddenin en küçük yapı taşının ahlâki bir fıtrat üzere yaratıldığının ve bu ilk yaratımın kodlarını fizikî olarak sonlanana değin koruduğunun delili/ göstergesi değil midir? (Homeostaz hücrelerini hatırlayın).

“Kuantum dolanıklığı” ayna nöronlar ve homeostaz vasıtasıyla evrendeki tüm zihinler, şeyler ve tüm işleyiş arasındaki enformasyon ağının kavramsal karşılığı olarak işletim sisteminin ta kendisidir fakat, bu sistemin ilk hareketi başlatan işleticisi uzun yıllar hep belirsiz bırakılmıştır. 2013 yılı itibariyle Peter Higgs tarafından insan genomunda “Higgs bozonu” olarak kesinleştirilen ve kamuoyunda “Tanrı parçacığı” olarak tanınan parçacığın, kütle kazandırmak için ilk hareketi bir nevi “kendiliğinden” başlatan varlığı tespit edilmiştir. ABD Ulusal Kanser Enstitüsü, Gen Yapısı ve Düzenlenmesi Birimi müdürü Dean Hamer ise 2005 yılı itibariyle, VMAT2 isimli özel bir genin insanları manevi ve tinsel tecrübelere yatkınlaştırmakta olduğunu iddia ederek, bu geni “Tanrı geni” olarak tanımlamıştır. Ulaşılan bu bilgiler zihinlerarası ağ etkileşiminin, bağlantısallığın ve zihnin sezgisel pratiğinin bilinçli ve bilinçdışı hakikatini açığa çıkarmaktadır. O halde şiirimin sayın Toprak’ın çizimleriyle sesbirimsel ve biçimbirimsel bir denkleşme ile bütünleşmesine şaşırmamak gerekir. Kadir-i Mutlak’ın fizik ve metafizik evrenin işleyişine kodladığı ve kesintiye uğratmadan devindirdiği, yerine göre artırdığı yahut eksilttiği enerjinin birbirinden ayrıymış gibi görünen iki fenomenin, şeylerin, hatta maddenin en küçük yapı taşı atomların üzerindeki tasarrufu bu kadar net ve apaçık ortadayken; hem parçacık hem de dalga olduğu kanıtlanmış “insanın” eylemleri üzerindeki tanılandırılamaz potansiyeli inkâr edilemez bir gerçeklik arz etmektedir. Metafizik evrenden fizikî evrene taksim edilen ışık enerjisi birbirlerinden kilometrelerce uzaklıktaki iki öznenin eylemlerinde kırılarak farklı fenomenlere dönüşmüş, yaşamsal uzamdan şiir uzamına “ışığın ruhunu” yansılayarak tekrar birleşmiş ve bu bütünlüğü (gestalt) her evrede koruyarak yeni bir görüngüye evrilmiştir. Görüntü yeni bir evreye yükselmiş gibi görünse de kuantum fiziği gereği fenomenler kararlılığını sürdürür ve bu durum karakteristik özelliklerin korunmasını sağlar. Arabî’ye göre, “kelime, daha alt bir içerikten daha üst bir anlama ve daha da üstüne yükselmektedir. Bir noktaya yerleşmeksizin yeni bir anlama ulaşmak için bir öncekini tereddütsüzce terk edebilmekte, bunu “bundan üstün bir dille” ifade edebilme arzusuyla yapmaktadır. Böylece sözler renklenmekte, nur saçmaktadır.” (Özlem, 171) Dolayısıyla, Toprak’ta biçim uzamında “çizgi” şeklinde zuhur eden ilâhî kelimeler (yani tastamam ışığın ruhu), Arsal’da dil uzamında “söz (şiir)” şeklinde tecelli eder ve birleştiklerinde bir önceki hallerinden çok daha yüksek bir tamlığı, bütünlüğü, gestalti oluşturan bir olgunluğa ulaşırlar.

Bu anlatılanları Ming-Qian Ma’nın “Görselin Ses Şekli: Bir Arayüz Fenomenolojisine Doğru” isimli makalesini referans alarak, fenomenolojik bağlam ve terminolojisi üzerinden de açıklığa kavuşturmak isterim. Sesler ve seslere gizlenen anlamlar biçimsel görüngüler şeklinde mekânsal uzama yayılmış fakat hermenötik anlamda yalnız bırakıldıkları için sessizleşmişlerdir. Bu yüzden görsel olarak tüm unsurlarıyla fark edilmelerine rağmen, yüzeysel olan bir ilk bakışta işitsel algıyı tetiklemez bir sessizliğe bürünürler. Oysa ses ve görüş birleşmiş, birbirinde ötekini yansıtır bir durumdadır:

“İşaret ettikleri anlamın, çıkardıkları sesi konu bile etmeyecek kadar aydınlatıcı bir açıklığa ve öz yeterliliğe sahip olduğu düşünülür; psiko-estetik açıdan yapısal bir şeffaflık yahut kavranamazlık sebebiyle ‘sessizliğe’ ulaşmış gibi algılanabilirler ki bu Howard Nemerov’un ortaya koyduğu ‘içeriden’ yayılan ‘ışıkla’ aynı anda döllenen temel sesten yoksun kalmak anlamındaki sessizliktir; aşkın bir niyeti temsil eden ve ifadeye kavuşturan bir sessiz-ışık yahut ses-görüş usulüdür.” (Perloff & Dworkin, 393)

Az yukarıda değindiğim rastgele çizimler, kapalı formlar, bulanık şekiller, kaotik yığışımlar ve dahî sanatsal olmayan imgeler biçimsel hazır bulunuşlarıyla Ma’ya göre işitsel bir icraya direnmektedirler ve görmeyi açıkça işitmenin önüne koyarak sessizlik algısı yaratmaktadırlar. Işık hızının ses hızından çok daha hızlı olduğu bilgisini hesaba katarsak, gözün yükselişi kulağın çöküşünü tetikler ve onu tamamen silikleştirir. Görme duyusu bu kadar baskınken işitme duyusu fark edilemez olur, sessizlik algısı yoğunlaşır. Peki, bu durumda görsel sessizliği nasıl sese dökebiliriz? Silikleşen ses fenomenlerini nasıl belirginleştirebiliriz?

“Metafizik anlamda ayrılmadan önce ses ve görüş ‘bir tür önceden var olan ahenk içinde’ birbirlerine sarılırlar; bu da eşit şartlar altında bir ve aynı bedensel deneyime sebep olur.” (Perloff & Dworkin, 398) Oysa fizik anlamda ayrıdırlar ve ses, ışık tarafından gizlenir, sıradanlaşarak unutulmaya yüz tutar. Akışın rutin döngüsü içinde sessizlik kemikleşir. Işığın ve görme duyusunun baskınlığı, unutulmuş bu fenomeni gün yüzüne çıkarma isteği duymaz ve göz zorba bir eylemle algısal bütün bileşenleri kendi menzilinde kendine tutsak eder.

“Daha farklı şekilde söylemek gerekirse, görmek berraklığa dair algısal-kavramsal bir geştalt aracılığıyla anında erişim ve kapsamlı idrak için bütün bileşenlerin mekâna bağımlı ‘eşzamanlılığını’ ön plana çıkarırken ses, oluşun uzayıp giden deneyimsel süreci için bileşenlerin zamana duyarlı bir şekilde ‘arka arkaya gelişine’ öncelik verir. Bu yüzden de görmenin değer-oran indeksi olarak mekânsallaştırma; ses için ise zamansallaştırma devrededir.” (Perloff & Dworkin, 417)

Görmek nispeten sabit nesneler gerektirir ki bu durum eşzamanlı bileşenlere sahip olduğunu işaret eder. Halbuki işitmek anlıktır, zapt ve tespit edilemez, kaybolur gider. Birim birim bir araya getirilip bütünlemek/ gestalt oluşturmak icap ederse de bu durum insan doğası gereği mümkün değildir. Dolayısıyla, mekânın fenomenleri eşzamanlı olarak görsel algıyı sonuna değin açımlayabiliyorken, ses fenomenleri eşzamanlı olmadığı için işitsel algı kapalı/ sessiz kalır. Bu ise biçimsel görüngülerde sessizlik algısına neyin sebep olduğunu, görsel sessizliğin sese neden dökülemediğini açıklamaktadır. Esasen sese dökülemez değildir, ses (ve anlam) oradadır, görüntünün içine sımsıkı sarmallanmıştır ama ışığın sese, mekânın zamana, gözün kulağa, görmenin işitmeye baskınlığı onu orada unutturmuş, kamufle etmiş, görünmez gibi kılmıştır. Yüzeysel o ilk bakışın ardına geçip, biçimsel fenomenleri “daldırma/dalma” (immersion) eylemiyle derinlemesine bir şekilde ve “tin-bilişsel”7 tetiklemelerle temâşa ettiğimizde, ışığın zaman-uzamsal gölgelerine gizlenmiş anlık ses fenomenlerini sezinleyebilir, onları birbirine ulayarak sezgisel bir aydınlığa (yahut anlama) ulaşabiliriz: “Şu durumda, görsel olanın ses şekli dünyayı tam manasıyla tecrübe ettiğimiz katılım sürecinde oluşun [becoming] fenomenolojik ara yüzüdür” (Perloff & Dworkin, 420) demektir.

Şiirimin kavramsal ve özsel biçimlenmesiyle ilgili olarak belirtmem gereken bir diğer fenomen de uzun yıllardır yaptığım dilbilim/ bilişsel dilbilim/ bilişsel yazınbilim okuma ve araştırmalarının/ uygulamalarının bir dışavurumu olarak, morfolojik yapılanmasının koşutladığı dizge çeşitliliği (renk, biçim, doku, yapı vb.) ile, bu dizgelerin birbirleriyle ve dil dizgesiyle etkileşime girerek biçimde ve özde oluşturduğu döngüsel ahenklilik gerçekliğidir. Bu döngüsellik de zaten, az yukarıda kavramsal boyutunu anlatmaya çalıştığım “dönüşüm olgusu” ile bütünleşik bir ilişki içerisinde olup, döngüselliğin, her oluşumu kendi içinde ve birbirinin içinde tetiklemesinin bir sonucudur. Döngüselliğin (mekân ve zaman-uzam olarak) tam ortasında bulunan muhayyile (yani hayal alemimiz), her iki alemin arasında sıkışmış fakat yönü her iki aleme de açık olarak etkilenir ve mütemadi bu etkilenimin izlerini taşıyarak, sirayetin güçlü nüfuzundan çıkamayan bir hayret duygusuyla hareket eder, eylemde bulunur. Denilebilir ki, insan her ne kadar eylemlerinde özgür, edimlerinin maliki olsa da bu iki alemin ruhsal etkileniminden soyutlayamaz bilinçaltını ve sonuç olarak fiillerine yansıtır. Bu “aradalığı” ve üzerimizdeki etkilerini Hemiş’in cümleleriyle açıklamak tinselliğin ontolojisini anlamaya kapı aralayacak:

“Hayal, görünür olanla görünmeyen, duyulur alanla duyularüstü arasında bir ara bölge, bir berzahtır ve bu iki alemi birleştirir bir mahiyettedir. Lâkin, bu birleştirmeyi her iki zıt âlemi birbirine katarak, yeni bir alan oluşturarak değil, onların hakikâtlerini muhafaza ederek, zıtlıkları kendi hakikâtleri üzere birleştirir. (…) Tüm alemin zuhurunu sağlayan hayal, basit anlamıyla bütünüyle zihnin ürettiği salt bir kurgu, sınır tanımayan bir fantezi değil; metafizik hayalin bir uzantısı olarak algılayabilen ve algıladığı şeyleri gerçekliğe dönüştürebilen aktif bir hayaldir. Yaratmanın bir tecellî olarak kavrandığı bir iklimde âlem, ilâhî tahayyülün bir eseridir. Mütehayyilede çizilen nesneler, hayal âleminde varlık kazanmakta; insan mütehayyilesi, mutlak anlamdaki ilâhî tecellîye mazhar olarak kalp adını almakta; kalpteki ilâhî tecellî, hayal âleminde varlık kazanmaktadır.” (Hemiş, 195-196)

Hayal alemimizden dışlaştırarak görünürlük kazandırdığımız tüm bu biçimlendirmeler salt zihnin ve bilinçaltının dışavurumları değil, ilâhî tecellilerin de bizzat eylemin hareket ettiricisi olarak işin içinde olduğunun delilidir. Dolayısıyla, bilinç-bilinçaltı-bilinçdışı arasında gerçekleşen korelasyon, evrenin bir başka köşesindeki başka bir bilinç-bilinçaltı-bilinçdışı ile etkileşime girebilmektedir. Bu teoremin sağlayıcısı, evrenin tüm zerrelerine nüfuz etmiş ve bilakis evrenin yaşam kaynağı/ devam ettiricisi olan ışık enerjisinin enformasyon ağıdır. Bilindiği üzere bilgi ışıktır (nûr) ve ışık enerjisinin fizik ve metafizik evreni sarmallanarak devindirdiği sistematik bir oluşumla karakterize olur.8 Işık enerjisi ise, Kadir-i Mutlak tarafından her iki aleme ebed-müddet ve bilâbedel ihsan olunmaktadır.

BÜTÜNLÜĞÜN LÜMİNESANSI: GESTALT ŞİİR

(…)

BÜTÜNLÜĞÜN LÜMİNESANSI: GESTALT ŞİİR

(…)


1 Detaylı bilgi için bkz: Arsal Leyla, Bilişsel Poetika & Poetik Biliş, Ebabil Yayınları, Ankara 2026.

2 “Daldırmanın metaforik temeli, kullanıcının normal ortamından farklı olan sıvı bir unsurun içine çekilmesi anlamına gelir; bu nedenle daldırma, kullanıcının yaşadığı dünyanın veya gerçekliğin alternatif bir gerçeklikle değiştirilmesini içerir.” Ryan Marie-Laure, “The Fictionality of Games and the Ludic Nature of Fiction: Make-Believe, Immersion, Play.” The Routledge Handbook of Fiction and Belief, edited by Alison James, Akihiro Kubo and Françoise Lavocat. Routledge 2023, 41-51.

3 Metinden kasıt, sanatsal bir faaliyetle üretilmiş her türlü formdaki ürün veya eserdir.

4 Ek açıklama için bkz: Arsal Leyla, Bakışın Serüveni, Ebabil Yayınları, Ankara 2023, s.224-226.

5 Hece-278 Şubat 2020’de “İnsan Elektromanyetik Bir Dalga Mıdır?” başlıklı yazımda (Bkz: Arsal Leyla, Bakışın Serüveni, Ebabil Yayınları, 2023) tam da bu sorguyu işliyor ve insanın elektromanyetik bir dalga olduğunu çözüme kavuşturuyordum. Bugün itibariyle ise, insanın da madde gibi hem parçacık hem dalga olduğu bilgisine ulaşıyoruz.

6 Kuantum fiziği hakkındaki bilgiler, ABD’de yılın bilim insanı seçilen Prof. Esen Ercan Alp’e aittir: https://www.youtube.com/watch?v=v3FzMKj-kkI

7 “Tin-bilişsel”: Kavramsallaştırma bana ait, Leyla Arsal.

8 Detaylı bilgi için bkz: Arsal Leyla, Bilişsel Poetika & Poetik Biliş, Ebabil Yayınları, Ankara 2026.


KAYNAKLAR:

Arsal Leyla, Bakışın Serüveni, Ebabil Yayınları, 2023.

Arsal Leyla, Bilişsel Poetika & Poetik Biliş, Ebabil Yayınları, Ankara 2026.

Butte George, Suture and Narrative, The Ohio State University Press, Columbus, 2017.

Damasio Antonio, Şeylerin Tuhaf Düzeni, Odtü Yayıncılık, Ankara 2022.

Hemiş Özlem, Gözün Menzili, Vakıfbank Kültür Yayınları, İstanbul 2020.

Merleau-Ponty Maurice, Görünür ile Görünmez, Çev: Hanife Güven, Doğu Batı Yayınları, Ankara 2023.

Perloff Marjorie & Dworkın Craig, Şiirin Sesi/ Sesin Şiiri, Ketebe Yayınları, Çev: F. Büşra Helvacıoğlu, İstanbul 2018.

Ryan Marie-Laure, “The Fictionality of Games and the Ludic Nature of Fiction: Make-Believe, Immersion, Play.” The Routledge Handbook of Fiction and Belief, edited by Alison James, Akihiro Kubo and Françoise Lavocat. Routledge 2023.