ZİHİNLERARASI “VARSAYILAN YOL”: “ZİHİN OKUMA”
Afiş Fonu: Dr. Ecz. Azize Gizem Ergül
Leyla Arsal avatarı

Psikoloji’de “Zihin Teorisi” olarak bilinen “zihin okuma” (mind-reading), bilişsel psikologlar tarafından insan davranışlarını duyguları, düşünceleri, istekleri, niyetleri, inançları, arzuları açısından zihinsel bir durum atfetme yoluyla saptama, yansıtma, çıkarsama ve anlamlandırma yeteneğimizi tanımlamak için kullanılan bir terimdir. “Telepati” yahut “niyet okuma” gibi bir anlam içermediği iddia edilir. İnsan davranışlarına zihinsel saptamalar, içgörüler, yorumlamalar atfetmek; sosyal çevremizi ve konumumuzu inşa etmek/ yönlendirmek için kullandığımız “varsayılan” yoldur. Bir bakıma refleksif bir olgudur. Çocukluğumuzdan itibaren kültürel ve çevresel koşullarla güdülenerek edindiğimiz refleksif bir zihin kodlama eylemidir: “Sürekli olarak, zahmetsizce, otomatik olarak ve çoğunlukla bilinçsizce zihin okuruz.” (Baron-Cohen, 1995) Aynen homeostazda hücrelerin ve sinir ağlarının otomatik kodlanmayla işlevselleştiği işbirliği eyleminde olduğu gibi, zihnin duyusal işleyişinde de refleksif işbirliği ön plandadır. Bir anlamda kendiliğinden bir işlevdir. Bilişsel teorisyenler kurgusal metinleri çözümleme bağlamında, nörobilişsel ve nöropsikolojik süreçlerle bu yetiyi geliştirerek refleksif tepkinin anlamlandırma alanını genişletmişler ve “zihin okuma” yeteneğimizi sosyo-kültürel temsillerimizi yapılandırma işlevi olarak gören “özel bir bilişsel yetenek” olarak takdir etmeye başlamışlardır. “Zihin okuma”, “başka bir kişinin davranışını gözlemlemenin, esasen o kişiyi, okunabilir ve o kişinin ne düşündüğü veya hissettiği konusunda anlamlı sonuçlara dönüştürülebilen bir yüzey olarak görmek gibi olduğunu gösterir.” (Smith, 2017, bold vurgu bana ait L.A.) Bununla birlikte,

“bilişsel antropologlar, zihinsel durumları kendimize ve diğer insanlara atfetme yeteneğimizin yoğun bir şekilde bağlama bağlı olduğunun giderek daha fazla farkına varmaktadır. Bağlama duyarlı uzmanlaşmaya yapılan bu yeni vurgu ve Zihin Teorisinin temel bilişsel kaynağımız olduğu gerçeği göz önüne alındığında, tek tip bir bilişsel adaptasyon tarafından değil, çeşitli sosyal bağlamlara yönelik geniş bir uzmanlaşmış adaptasyon kümesi tarafından desteklenmektedir.” (Zunshine, 2006:8)

Bu da bilişsel bir eleştirmenin, Bilişsel Poetika’nın etkileşim içinde olduğu bütün disiplinler ve daha başka birçok disiplin ve uzmanlık alanları hakkında bilgi sahibi olması gerektiği koşulunu açığa çıkarmaktadır. Okuduklarımızı anlamlandırma süreci, kişisel evrimimiz süresince çeşitli sözel yapılara duygu, düşünce, arzu, inanç, niyet vb. potansiyeli yükleme, bu potansiyelle donatma ve sonrasında bu donatılmış örüntüleri zihinde arama, bulma, açımlama, çağrışım yaptırma ve yeni örüntüler yapılandırma becerilerimizi ifade eder. Bilişsel eleştirmen için ise elbette çok daha fazlası gerekmektedir. Gündelik dürtüsel “zihin okuma” eylemimiz bu bilinçli bilişsel farkındalıkla uzmanlaşacaktır.

Çocukluğumuzdan itibaren çevremizdeki insan davranışlarını gözlemleyerek ve zihnimizde kodlayarak yaşamsal süreç içinde “varsayılan yollar” ediniriz. Zihinsel şemalar ve temsiller şeklinde kodlanan davranış kalıpları, duygu durumları, tepkisel normlar insanlar arasında ufak tefek farklılıklar gösterse de genel itibariyle bu “varsayılan yollar” insan olmanın gereği olarak her zihinde aynı algısal görüntüler ve inançlarla kodlanmıştır. Gündelik yaşamda karşılaştığımız insan davranışlarının altında yatan zihinsel durumları/ niyetleri bu kısayollarla okuma/ tahmin etme/ yorumlama eğilimi içinde oluruz. Örneğin bir yemek masasında, karşımızdaki kişinin sofranın sağına soluna bakınmasından tuz aradığı yahut peçete bakındığı sonucunu çıkarabiliriz. Yüzünde beliren mimiklerden, tavırlarından, hiç konuşmasa bile yemeği beğenip beğenmediğini, hatta zihninden geçirdiklerini sezebiliriz. Yemek bitiminde garsonla kurduğu göz temasından, sessizce hesabı ödemeye yeltendiğini hissedebiliriz. Bunlar, sosyal yaşam içerisinde kültürden kültüre aktarılan davranış kalıpları olarak “zihin okuma” yeteneğimizi geliştiren otomatikleşmiş göstergelerdir. Zihnimize, karşımızdaki kişinin zihninden geçirdiklerini okumak, tahmin etmek, yorumlamak noktasında hep aktif olan bir kodlama aktivitesi hakimdir. Sosyalleşmenin ve iletişim halinde olmanın koşutlaması olarak zihinsel süreçler bizi bu “varsayılan yolları” edinmeye mecbur bırakır. Bu psikolojik döngüden çıkamayız; çünkü yaşam, toplumsal davranış kalıplarıyla eşitlenerek kendi davranış kalıplarımızı belirleme, doğru ve yerinde davranışlar sergileme mesabesinde bunu bireye dayatır. Nicholas Humphrey’e (1984) göre “insanlar doğuştan psikologdur.” Psikoloji atfetme, yani “zihin okuma”, sıradan her erkek ve kadının sahip olduğu, hiçbir şekilde sıradan olmayan bir yetenektir. Dolayısıyla, bir “edebi okuma” faaliyetinde de okur zihni metnin zihinsel süreçlerini bu aynı temsiller, kodlamalar, varsayılan yollar, zihinsel simülasyonlarla yorumlama eğiliminde olacaktır. Metin okumak, zihin okumaktır ve zihinler arasında yorumlama edimi refleksif olarak işlevselleşir. Okur zihni, karakterlerin zihnine yahut poetik öznenin zihnine atıflarla metni anlamlandırmaya çalışır: Zira zihin, bu kodlamaları çözmek ve yenilerini yapılandırmakla aralıksız bir biçimde “karşılıklılık” (chiasmus) etkileşimi içerisinde etkinleşir.

Başkalarıyla iletişimimizde görünür ve dokunulur fenomenlerin “içe içe” ve “karşılıklı” bir öznelerarasılıkla etkileşim içinde olduğunu söyleyen Merleau-Ponty, bu durumun bir gizem içermediğini ve varoluşun kendiliğindenliğiyle geliştiğini ifade eder:

“Benim onunla ilgili bir fikir, bir imge ya da bir tasavvur değil, ama tabiri caizse yakın deneyim sahibi olmam için bir manzaraya bakmam, bunu biriyle konuşmam yeterlidir: O zaman, onun bedeni ile benimkinin uyumlu işleyişiyle, benim gördüğüm şey ona geçer, (…) çünkü gören ben değilim, gören o değil, çünkü her ikimizde anonim bir görüş alanı bulunur, tene ait şu temel özellik sayesinde -burada ve şimdi olduğu halde her yere ve sonsuza kadar yayılması ve birey olduğu halde, boyut ve evrensel olması- genel bir görüştür o.” (Merleau-Ponty, 2023:183)

Bu yaklaşım, “zihin okuma”nın bilişsel bir çıkarım/yorumlama olmasının ötesinde, ön-dilsel bir “bedensel sezgi” olduğunu düşündürür. Bu bakış açısıyla ontolojik statüsü genişleyen bilinç, ötekine yönelik daimî bir açıklık hâlini imlemektedir. Edebî metinler bu açıklığı simüle ederken; karakterler arası ilişkiler, iç içe geçmiş zihinler, imgesel ve metaforik yapı, metnin çokkatmanlı bağlamsal dokusu okurun başkalarının zihinlerine dair metin-içi ve metin-ötesi sezgisel okumalarını/ atıflarını tetikler. Böylece edebi metin, fenomenolojik bir “ötekiyle karşılaşma sahası” hâline gelir. Smith bu durumu “bedenlenmiş zihin okuma” (embodied mind-reading) olarak adlandırır ve ona göre “zihin okuma, bedenin dilinde gerçekleşir.” (Smith, 2017) Bedenin dilinden kasıt, zihnin beyinle birlikte tüm vücuda yayılan ve kapsayan bütünlüğüne işarettir. O halde “dil” dediğimiz olgu, konuştuğumuz ve iletişim kurduğumuz dille birlikte beden dilini de içermektedir. Zira hiç konuşmasak bile, beden dilini kullanarak karşımızdaki kişiyle iletişim kurabilir, birbirimizin zihninden geçirdiklerini okuyabiliriz.

“Zihin okuma”, “bedenlenmiş” yahut “bedensel bir sezgi” olarak tanımlanmasının yanı sıra, nöro-bilişsel bağlamda beynin sosyal biliş sistemleriyle, yani başkalarının duygu ve düşüncelerini anlamada kilit rol üstlenen “ayna nöronlar”la da ilişkilendirilir. Rizzolatti, “ayna nöronlar”ın yalnızca fiziksel hareketi taklit etmekle sınırlı kalmadığını, hareketin amacını/ niyetini de kodladığını ifade eder. (Robinson, 2008) Gallese’ye göre “içsel taklit” yoluyla işleyen bu “zihinsel aynalama” faaliyeti; bir başkasının eylemini veya duygusal tepkilerini gözlemlediğimizde kendi motor ve duygusal sistemimizde benzer aktivasyonlar ortaya çıkması durumudur. Bu nöro-taklit, okuduğumuz metinlerin zihinsel süreçlerini, meta-temsillerini, duygu durumlarını içselleştirmemizi ve yüksek “empati” yeteneği geliştirmemizi mümkün kılar. Bununla birlikte “zihin okuma”, empatinin genişletilmiş bir biçimidir. (Goldman, 2006:4) Zihinler arasında aktive olan bu “iç içelik” ve “karşılıklılık” bileşenleri, fenomenal düzeyde “derin öznelerarasılığı” etkin kılar ve zihinler birbirlerinde kendilerini, kendinde bir diğerini deneyimleyerek okuma/çıkarsama/yorumlama eylemlerini gerçekleştirirler: Yani, bizzat ötekini kendinden çıkarsayarak.

Edebi metinlerde ironi, parodi, güvenilmez anlatıcı, iç monolog, bilinç akışı veya dolaylı anlatım gibi yapılar, okuyucudan ileri düzey bir “zihin okuma” kapasitesi talep eder. Örneğin, Jane Austen romanlarının anlatıcısı çoğu zaman karakterin kendisinin bile farkında olmadığı niyetleri ve iç içe zihinleri ifşa eder. Bu durumda okur hem anlatıcının hem karakterlerin zihnini ve meta-temsillerini aynı anda modellemek, hem de kendi eş-duyumsal temsilleriyle bu modelleri eşleştirerek çözmek zorundadır. Zunshine’e göre, bu sosyo-bilişsel karmaşıklığı senkronize eden meta-temsil yeteneğimiz “planlama, iletişimi yorumlama, iletişimin getirdiği bilgileri kullanma, başkalarının iddialarını değerlendirme, zihin okuma, numara yapma, aldatmayı tespit etme veya aldatma, çıkarımları kullanarak geçmiş veya gizli nedensel ilişkiler hakkında bilgileri üçgenleme ve insan zihnini bu kadar farklı kılan diğer birçok şey için gereklidir.” (Zunshine, 2006:52) Meta-temsillerle birlikte bu iç içelik “çokkatmanlı zihinsel temsil” (multi-layered mental representation) olarak tanımlanabilir. (Palmer, 2004) Zunshine de “zihin içinde zihin içinde zihin” makalesiyle bu duruma işaret eder. İleri düzey “zihin okuma” gerektiren bu okumalar, okurun bilişsel enerji yükünü artırır ve zihin okumayı metin-ötesi çıkarsamaya taşıyan sezgisel (heuristic) süreçleri işlevselleştirir. Bu bağlamda, “zihin okuma”nın “telepati” yahut “niyet okuma” gibi bileşenleri içermediğini iddia etmek, zihinsel akışın “derin öznelerarasılıkla” etkileşime giren “kiyazmatik” (chiasmus) yapısını gözden kaçırmaya sebep olacaktır. Oysa “zihin okuma”nın temelinde bu fenomenal işleyiş hakimdir. Hem dilbilimsel hem nöro-bilişsel hem de felsefi açıdan sezgisel fenomenlerin zihinsel süreçlerde etkin olduğu savı, bu disiplinler tarafından kabul edilmekte ve son yıllarda yapılan birçok araştırmada bu bağlam öne çıkarılmaktadır.

Modern zihin felsefesinde “zihin okuma”; teori teorisi (theory theory) ve “simülasyon teorisi” (simulation theory)[1] ile açıklanmaktadır. “Teori teorisi”ne göre (Dennett, 1987; Baron-Cohen, 1995), birey başkalarının davranışlarını, niyetlerini, duygularını “halk psikolojisi” dediğimiz genel psikolojik kurallara göre tahmin ederken; “simülasyon teorisi”ne göre (Goldman, 2006; Gallagher, 2005), başkasının zihinsel durumunu kendi zihninde canlandırarak, yani simüle ederek anlamlandırır. Zunshine (2006) bu iki modeli “edebi okur” bağlamında birleştirir: Bu durumda okur, karakterlerin duygularını hem sezgisel olarak “yaşar” (simülasyon) hem de kültürel bilgi ve toplumsal şemalar aracılığıyla “yorumlar” (teori). Smith (2017) ise bu birleşimi “duygulanımsal empati” ile “kültürel sezgi” arasında bir salınım olarak tanımlar. Bu yaklaşımlara koşut olarak Lavelle (2022), her iki modelin tek başına yetersiz olduğunu öne sürerek “çoğulcu sosyal biliş” (pluralist social cognition) kavramını geliştirir. Ona göre “zihin okuma”; kültürel normlar, sosyal senaryolar ve etik bağlamlarla şekillenir. Bu açıdan, edebi metnin toplumsal katmanlarını anlamada belirleyici bir konumdadır. O halde edebi bir okuma anında okurun karaktere yüklediği zihinsel niyet, sosyal ve kültürel olarak zihinsel süreçlerinde biçimlendirilmiş şemalar, modeller ve kodlamalara dayanarak şekillenmektedir. Okur zihni metnin zihniyle, aynen “karşılıklı” iki (yahut çoğul) zihnin iç içe etkileşimle deneyimlediği “derin öznelerarasılık”ta olduğu gibi “kiyazmatik” (chiasmus) bir etkileşime girer ve metnin meta-temsillerini içselleştirerek çözümler. Zunshine (2006), edebi okuma sürecini “çokkatmanlı zihin temsilleri” olarak tanımlar. Örneğin, Asuman Susam’ın “Huş Ağacının Altında” isimli şiirinin ikinci bölümünde okur, şiir uzamında ormanın içinden yansıyan “hayalet imge” görüntüleriyle eşanlı bir biçimde, zihninde oluşan örüntüleri birleştirmeye ve meta-temsillerini çözmeye çalışarak şiiri alımlamaktadır. Bu durum, metin-içi ve metin-ötesi çokkatmanlı zihin temsillerine örnek teşkil eder. Okur zihni şiir öznesinin zihniyle iç içe geçerek “zihin okuma”yı refleksif bir şekilde aktifleştirir ve “hayalet imge” görüntülerini zihin akışında simüle ederek içselleştirir. Bu sayede şiirin bilişsel bir duygu akışı olmasının ötesinde, bir film sinopsisi şeklinde kurgulanan holografik sekans geçişleri alt metninde görüntülenebilecektir.[2] Shaun Gallagher (2012) bu çokkatmanlı süreci “etkileşimsel biliş” olarak tanımlar: “Zihin okuma” ötekinin zihinsel atıflarını temsil etmekten ziyade, onunla dinamik bir etkileşime girmekle ilgili bir biliş durumudur. Edebi okumada bu etkileşim, okurla karakter arasındaki “hayali empatik ilişki” biçiminde gerçekleşir.

Yaşamı gözlemleyerek altta yatan zihinsel durumları yorumlama eğilimimiz o kadar zahmetsizce ve kendiliğinden işlemektedir ki, Zunshine’in söylemiyle “evrimleşmiş bilişsel mimarimiz bizi farkındalığın başlangıcından itibaren her gün öğrenmeye ve zihin okuma pratiği yapmaya” (Zunshine, 2006) nihayetsizce güdülemektedir. Bilişsel ve psikolojik gelişimimiz bu sayede yaşam akışı içinde otomatik fakat statik bir şekilde gerçekleşir. Oysa edebi metinler, kurgu ve şiir okumaları; “zihin okuma” yetimizi çok daha dinamik bir fenomenal yapılanma ile geliştirmekte, ileri düzey meta-temsilleri anlamlandırabilmeyi olanaklı kılmaktadır. Bilişsel Poetika, “zihin okuma” yönergesini uzmanlaşmış bir kapasiteyle kullanarak zihinsel süreçleri okuma, çokkatmanlı metin yapılarının metin-içi ve metin-ötesi çözümlemelerini bilimsel bir tutarlılıkla açıklayabilme hedefiyle geleceği aydınlatmaktadır.

 

KAYNAKÇA

Arsal Leyla, Bakışın Serüveni, Ebabil Yayınları 2023.

Baron-Cohen S., Mindblindness: An Essay on Autism and Theory of Mind, MIT Press 1995.

Dennett Daniel C., The Intentional Stance, MIT Press 1987.

Gallagher Shaun, How the Body Shapes the Mind, Oxford University Press 2005.

Gallagher Shaun, Phenomenology, Palgrave Macmillan 2012.

Goldman Alvin I., Simulating Minds: The Philosophy, Psychology, and Neuroscience of Mindreading, Oxford University Press 2006.

Humphrey Nicholas, In a Dark Time, Faber and Faber 1984.

Lavelle Jane Suilin, Mindreading and Social Cognition, Cambridge University Press, 2022.

Merleau-Ponty Maurice, Görünür ile Görünmez, Çev: Hanife Güven, Doğu Batı Yayınları, Ankara 2023.

Palmer Alan, Fictional Minds, University of Nebraska Press, 2004.

Robinson Richard, “How Mirror Neurons Help Us Understand Insights of Others and Are Impaired in Autism”, Neurology Today, June 19, 2008. Erişim tarihi: 19.11.2025, saat: 20:38. https://neurologytoday.aan.com/doi/10.1097/01.NT.0000326103.62964.6c

Smith Karah L., “Cognitive Embodiment and Mind Reading in Jane Austen’s Persuasion”, Inquiries Journal, vol.9, no.10, 2017.

Zunshine Lisa, Why We Read Fiction, The Ohio State University Press, Columbus 2006.


[1] “Simülasyon teorisi, zihin okuyucuların kendi zihinlerinde, hedeflerinin zihinsel durumlarına benzeyen veya benzemek isteyen zihinsel durumlar ürettiklerini; bu durumların daha sonra hedeflere atfedildiğini veya yansıtıldığını söyler. Yüzlerden duyguları okumak gibi düşük seviyeli zihin okumada, simülasyon otomatik ayna sistemleri tarafından gerçekleştirilir. Daha kontrollü simülasyon süreçleri, burada “canlandırma hayal gücü” olarak adlandırılır ve yüksek seviyeli zihin okumada kullanılır. Görsel ve motor imgelemlerin görme ve yapma eylemlerini taklit etme girişimleri olduğu gibi, zihin okuma da karakteristik olarak bir hedefin zihinsel süreçlerini taklit etme girişimidir ve bunu hayal gücüyle üretilen durumun hedefe yansıtılması izler. Yansıtma hataları simülasyonun belirtisidir, çünkü kişinin kendi gerçek durumları simülasyon sürecine kolayca girer.” (Goldman, 2006)

[2] Geniş bilgi için bkz: Arsal Leyla, Bakışın Serüveni, Ebabil Yayınları 2023.

Ahmet Haşim (1) Alaska'da Bir Kayın (1) Amy Cook (1) Asuman Susam (1) Avangart (1) Ayna Nöron (1) Ayşe Nur Biçer (1) Bana Hiç Yazmayan Dünyaya (1) Ben Ölüm için Duramadığımdan (1) Bilişsel Poetika (5) Bir Delideğil Ayna Karşısında (1) Bir Meleğin Yakarışı (1) Cognitive Futures (1) Dilbilim (1) Duino Ağıtları (1) Edebiyat (1) Emily Dickinson (1) Empati (2) Funda Kızıler Emer (1) Germanistik (1) Hertha Kräftner (1) Infrathin (1) Karin Kukkonen (1) Karşılıklılık (1) Margaret H. Freeman (2) Marjorie Perloff (1) Mark Turner (1) Melek İmgesi (1) Meta-temsil (1) Mind-reading (1) Nazmi Ağıl (1) Osman Özbahçe (1) Poetik Biliş (6) Postmodern Trajedi (1) Rainer M. Rilke (1) Rezonans (2) Sokratik İroni (1) Suret (2) Telepati (1) Varoluşsal Ürperti (1) Zihinlerarasılık (1) Zihin Okuma (1) Çeviri Şiir (1) Öznelerarasılık (1) İkonik Haritalama (1) İkoniklik (1) Şiir (4)

Ayşe Nur Biçer Şiirinde Postmodern Trajedi ve Sokratik İroni metninin afişi
Afiş Fonu Sol Görsel: Dr. Ecz. Azize Gizem Ergül

Bu yazı ilk kez bu sitede (poetikbilis.com) yayımlanmıştır. İzinsiz kopyalanamaz; alıntı yapılması durumunda kaynak gösterilmelidir.

Leyla Arsal avatarı

Dünyadaki varoluşsal konumunu zihinsel akışta “hep şiir ve şair bakışı” ile idealize eden Ayşe Nur Biçer’in Alaska’da Bir Kayın (2022) ve Bir Delideğil Ayna Karşısında (2025) isimli iki şiir kitabı bulunmaktadır. Şairin şiirinde yarattığı doku, atmosfer ve ontolojik yapılanma daha kitap isimlerinden kendini sezdirmekte, ikonik bir “çekici” olarak okur bilişinde dikkati uyaran “projeksiyon” etkisi yaratmaktadır. Postmodern zamanların insan psikolojisinde septik bir travmaya dönüştürdüğü “empati körlüğünü”, dilde psikanalitik “görme biçimleri” yaratarak okur bilişine yansıtmaya çalışan poetik özne, bu körlüğü “postmodern bir trajedi” olarak şiirsel uzamda bedenleştirir. Sessiz bir çığlığa/ serzenişe/ iç konuşmaya dönüşen görme ve gösterme biçimleri psikanalitik, metaforik dışavurumların yanı sıra okuru eleştirel düşünmeye sevk eden “Sokratik ironi” ile de şiirinin karakteristiği haline gelir. Poetik özne maruz kaldığı “empati körlüğünü” tam tersi bir aksiyonla okur bilişinde “empati” yaratarak “suret”e büründürür ki, bu durum dilde ve zihinsel akışta “radikal bir tezat” oluşturarak yankılanmayı/ “edebî rezonansı” kuvvetlendirir. Öne sürdüğüm iddialarımı Bilişsel Poetikanın “derin öznelerarasılık”, “dalma/daldırma” (immersion), “zihin okuma”, “rezonans”, “figür-zemin”, “empati”, “projeksiyon”, “deiktik kayma”, “çekici” ve “şiirsel ikoniklik” kavramları[1] doğrultusunda açımlamaya çalışacağım.

Biçer’in ilk kitabı Alaska’da Bir Kayın, kitap içindeki şiirlerin ontolojik dokusunu ve topluca karakteristik yapısını sembolize eden bir metafordur ve bilinçli bir tercihle öne çıkarılmıştır. Bu isimlendirmedeki baskın çekici unsur diğer şiirlerin deneyimlenmesi ile okur bilişinde katman katman açılarak yankılanmayı yapılandırır, alımlamayı kalıcı bir rezonansa[2] çevirir. “Kayın” Türk mitolojisinde kutsal bir ağaç olarak kadını, doğurganlığı, asaleti, anneliği ve bir anne merhametindeki kuşatıcı heybeti yansıtan bir semboldür. Kadın ruhunun bu ağaca sindiği kabul edilen görüşe göre, iyi ve koruyucu ruhların kullandığı bir “inme yolu” olarak kayın ağacı sembolik öneme sahiptir. Şairin aynı isimli şiirine epigraf olarak aldığı alıntıdan da anlıyoruz ki, bir kadını/ anneyi temsil eden kayın ağacının Alaska gibi dondurucu iklim koşullarıyla bağdaştırılması trajik bir atmosferi yankılamaktadır. Bu koşullar çerçevesinde “Alaska’da Bir Kayın” tasavvur edilebilir mi? Epigraf şöyledir: “Evden yine çıkıp güneye bakınca, güneyde büyük bir kayın ağacının yükseldiği görülürmüş. Bu kayın ağacı o kadar güzelmiş ki tıpkı bir genç kızı andırırmış…” (Biçer, 31, Er Sogotoh Destanı) Poetik özne, bir kadın ve bir anne olarak kadının kültürel normlar ve toplumsal dayatmalar içindeki kuşatılmışlığını, özgür bir birey olarak kendiliğini gerçekleştiremeyişini, tüm insanüstü fedakarlıklara rağmen duyarsız bir “empati körlüğüne” maruz kalışını kolektif bilinci uyararak dile getirir. Kitabın tüm şiirlerine bir “iç konuşmaya” dönüşen bu sessiz çığlık/ “derin duygusal perspektif alma” dinamizmi hakimdir. Şair kendi ben’ini ve bilişsel süzgecini (ayna nöronlar vasıtasıyla) esneterek ötekinin psişik gerçekliğini adeta kendi iç dünyasında/ imgeleminde yeniden yaratır. Sonuç olarak bu trajik durumu içinde bulunduğumuz zamanın artık içe atmayıp kendini gerçekleştiren savaşçı (sorgulayan) diliyle estetize ederek “postmodern bir trajedi” olarak sahneler. Trajedinin sahnelenmesi, kadın öznenin farklı duygu durumlarının bir içgörü yansıtan psikanalitik tespitler ve metaforik betimlemelerle aktarılmasını içerir ki, bu “iç konuşma” hali okur bilişinde “suret/görüntü” yaratarak derin bir “empati” ve dolayısıyla “edebî rezonans” gerçekleştirir. Poetik özne maruz kaldığı “empati körlüğünü” radikal bir tezatla “empati” gösterisine çevirir. Yaratılan atmosfer bir “iç monolog” şeklinde dile gelmiştir ama okurla kurulan “derin öznelerarasılık”[3] bağlantısallığı ile diyalojik bir etkileşim açığa çıkmıştır.

“Postmodern trajedi” ve “radikal tezat” kavramlarını biraz daha açmak istiyorum. Biçer şiirinin dokusu psikanalitik tahliller, metaforik biçem ve Sokratik ironi ile yapılandırılır. Poetik öznenin şiir atmosferinde yarattığı, kadın öznenin maruz kaldığı “empati körlüğüne” dair mikro detaylara vardırılan psikanalitik görme biçimleri ve tüm metaforik betimlemeler, öznenin varoluşsal bir paradoksun çıkmazında savaşım halinde olduğunu göstermektedir. İç ses bu görme biçimlerini dile yansıtarak sürekli bir söylenme/ serzeniş halinde kendi kendisiyle konuşur: “kimse görmeden bir iç ses tıkacı takacağım” (Biçer, 2022:43). Öyle ki bu kendi kendine konuşma hali ikinci kitabın ismine ve şiirlerine de yansıyacaktır. Poetik özne, ben’iyle yaptığı bu konuşmaları “Ben’imle Oyunlar” ismiyle ilk bölüme başlık olarak verir. Ben’in ben’iyle yaptığı iç konuşmalar adeta bir “ayna” karşısında kendi kendisiyle dertleşmesidir ve poetik özne bu sağaltma edimini şiirine giriş kapısı ilan eder: Bir Delideğil Ayna Karşısında. Öznenin ben’iyle yaşadığı bu savaşım geleneksel içe kapalılık, sindirilme, kabullenme (boyun eğme) ve baş etme davranışlarından ayrılarak “postmodern trajedi” formuyla şiirsel uzamda derin “empati” yankısıyla canlandırılır. Poetik özne Alaska’da bir “kar küresinin” içinde kalmış “kayın” olarak, “yeryüzüne pay edilmiş insan dilimleri”nden sadece bir tanesidir: “vazgeçme, bil ki ziyan değil iç döküşün/ iliş ve hükmet durmadan hafiflesin yükün/ bu tuzlu denizde ben: aylı günlü bir gebe/ sütlimanım, sen ikinci bir derisin artık gövdeme” (s.10). Bu ses, kendi kendisiyle konuşan şiir kişisinin “aklanma” ve “arınma” (katharsis) senfonisidir.

Poetik öznenin kendisine gösterilmediği empatinin şiir dokusunda canlandırılarak okur bilişine yansıtılması ise paradoksal bir durumdur ve şiir dilinde “radikal bir tezat” görüntüsü oluşturur. Kişinin kendisinin deneyimleyemediği bir değerin eksikliğini en iyi yansıtabilecek edim, o duyguyu ötekinin (okurun) bilişsel akışında canlandırmak ve duyulan hissin karşı taraftaki boşluğunu ona fark ettirebilmektir. İşte bu döngüsel paradoks şiir dokusunda “radikal bir tezat” yaratacak ve bilişsel akışın dikkatini uyanık tutacaktır. Dikkatin uyanık tutulması bir şiirin şiiriyetini artıran ve kalıcı kılan “empati” ve “rezonans”ın en “çekici” etken maddesidir: “boş bir mektup bulayım kapımda, yerime bir kağıtla konuş” (s.13), “ben bir azığı sırtlanırken/ olmadık şeyler konuşurum karıncalarla/ birlikte şaşarız bir karıncanın eklemlerine bazen/ bazen bir kadın boynunun dayanıklılığına (…) anlayamazsın sonra, bir karınca mıydı bir kadın mı/ nehri yaprakla geçen” (s.22), “gel gör ki saklanmış gövdemizde halkalarımız/ yaşı anlaşılmıyor ağacın gövdesinde bir kesik açmadan” (s.34), “rica minnet panzehiri bir serumla içime dökseler/ sonra birlikte seslensek kalabalığa/ çatısı dar olanın ölümü kolay mıdır/ doğumu böyle zor oluyorsa” (s.55, bold vurgu L.A.).

İkinci kitap Bir Delideğil Ayna Karşısında’ya da bu biçem, retorik ve karakteristik doku hakimdir ama bu kitapta değişiklik arz eden biçimsel denemelerle birlikte, şairin yaptığı okumaların da imgesel yapıda metinlerarası bir katmanlaşma oluşturduğunu gözlemleriz. Şiir dili bu biçimsel denemeler, psikanalitik tahliller, palimpsest bindirmeler ve Sokratik ironi ile üslubun özgünlüğünü yapılandıran bir evreye doğru evrilir. Bir “hitabet hüneri” ve aynı zamanda “konuşma hilesi” olarak tanımlanan “Sokratik ironi”, günümüzde ulaştığı postmodern algı ve nitelendirmenin ötesinde daha geleneksel, muhalif, sorgulayıcı, ayıklayıcı, etik/ahlakî bir bakış açısını yansıtmaktadır. Bu yöntemle okur eleştirel ve derin düşünmeye sevk edilerek olayların içyüzündeki çelişkili durumlar, anlaşılmazlıklar, hassas noktalar açığa çıkarılır. Dolayısıyla “dikkat” uyarıcı bir performans yakalayarak bilişsel akışta “projeksiyon” etkisi yaratır. Bunlar “edebî rezonansı” ivmelendiren unsurlardır. Diğer saydığım özelliklerle iç içe geçirilmiş bir retorikle “Sokratik ironi” de Biçer şiirinin baskın karakteristiklerindendir. Poetik öznenin bir “ayna” karşısında mütemadi gerçekleştirdiği “içsel konuşmalar”, bu gösterme biçimleri ile bir forma girerek “suret”e büründürülürler. “Empati körlüğü” evrensel bir içgörü yansıtıcısına dönüşerek dili dış dünyanın sağırlığını yüzüne vuran bilişsel bir akustik aynaya çevirir. Şiir dokusunda yaratılan karakteristik tüm canlandırmalar böylelikle okur zihninde “ayna nöronları” harekete geçirerek bilişsel süreçlerde “derin öznelerarası” bir etkileşim yaşatır: “sesini dinlemeden başkasının sesinden/ bunca zaman ne konuştun bir aynanın karşısında/ bakmadım son bir kez yol yakınken dönmedim/ kafeste görmeye katlanamam kimseyi … bir ayna da ben koydum aynamın karşısına … çözülmedi hiçbir şey/ şimdi bir ayna daha” (Biçer, 2025:20), “acı hazdan keskindir diye üzüntüye sempati duymak takdire şayan/ üst mertebeden yanıltıcı bir yaşam resmi çizmek de” (s.34), “komşunun alt katta kuruttuğu biberleri köpekler yalıyor/ balkona saldığı köklerini suluyor çiçekleriyle aynı komşu” (s.37), “buradan ancak bacadan çıkılabilir/ ve ancak bir bulut olarak/ evet oradan bakınca tahayyül edilemez” (s.50), “bir yol ancak bitince ölür” … artık uçma sırası insandadır şimdi tek yapmamız gereken kâğıda danışmak.” (s.52), “bu kemikler ancak Tanrı’dan hediyedir/ kadın yaratılmadı erkekten” (s.58), “kimse emin değil kendinden/ mazeretle kirlettiği nehre köprü kuran adamlar kadar” (s.61), “deri/ ancak/ tek/ başına/ değiştirilir” (s.64).

Biçer şiirinin bir diğer görme ve gösterme biçimi ise, retinal dikkatin odağını değiştiren “figür-zemin” ilişkisi ve “deiktik kayma”dır. Gestalt psikolojisi perspektifinden bakıldığında, öznenin kendi ben’ini arka planda (zemin) flulaştırarak ötekinin ben’ini (duygu durumunu) merkeze (figür) alan bir söyleyişle şiir dilini kurması, “figür-zemin” ilişkisinin ters-yüz edildiğinin ve dolayısıyla “deiktik kayma” yaratıldığının göstergesidir. Okurun algısal merkezinin kendi “şimdi”sinden metnin “şimdi”sine kayması, kendi fiziksel ve psikolojik gerçekliğinden koparak metin dünyasına (şiirsel uzama) “taşınma”sı, “deiktik kayma” ve “figür-zemin” ilişkisinin bir sonucudur ve okur “ayna nöronların” aktive olmasıyla birlikte poetik öznenin duygu durumunu (canlandırmak istediği “suret”i) içselleştirir. Bu içselleştirme, canlandırılan “suret”in okur bilişinde bir “simülasyon” olarak bedenleşmesi, deneyimin bir “suret” olarak zihinsel süreçlerde görüntülenmesi, özdeşlik kurulması demektir. Bir şiirin, kendi bilişsel akış ve duygu durumunu (yaratmak istediği etkiyi) okurun zihinsel süreçlerinde canlandırarak “suret” (görüntü) kazandırması ise “şiirsel ikoniklik”tir. “Şiirsel ikoniklik”[4], okurda “empati” duygusunu harekete geçirerek “edebî rezonansı” artıran, yankılanmayı kalıcı kılan bir Poetik Biliş (yaygın kullanımıyla Bilişsel Poetika) terimidir.

“Figür-zemin” ilişkisinin yer değiştirilmesine örnek olarak yukarda alıntıladığım 37 numaralı sayfanın mısralarını verebilirim. Zihnimiz bir metni okurken, aynen bir fotoğraf makinesi merceğinin arka plan ve ön plan olarak görüntü odağını değiştirmesi işlevinde olduğu gibi, metin içindeki zihinsel aktarımları metnin biçimsel konumlandırmaları doğrultusunda netleştirip flulaştırma, merkeze alma yahut uzaklaştırma eğilimindedir. Okur da bu aynı eğilimle hareket edeceği için, metnin yansıttığı odağa yakınlaşıp uzaklaşarak alımlamayı gerçekleştirir. Şiirde “köpeklerin yaladığı kurutulmuş biberler”, “balkona saldığı kökler”, “hiç kurumayan çoraplar” vb. gündelik nesneler hayatın akışı içinde normalde “zemin” görevi üstlenirken, şiirsel uzamda merkeze çekilerek “figür”leştirilmiş ve bunun sonucunda da okur dikkatinin bu odağa çekilmesi sağlanarak dikkatte bir yoğunlaşma, algıda uyarıcı bir etki yaratılmıştır. Dikkatimizin “zemin”e kıyasla “figür”e odaklanarak işlevselleşmesi sebebiyle, nesneler “figür”leştirilerek ilgi “çekici” bir görüntü yaratıp “dikkatin dağılması” engellenir. Poetik özne okurun zihinsel odağını ve “deiktik” merkezini sürekli değiştirerek algıyı dinamik tutar. Biçer şiirinde statik konumda kalan bir zihinsel alan neredeyse yok denebilecek bir “deiktik” geçişliliği haizdir. Dikkati uyarıcı her etki ve bu etkinin sürekliliği “edebî rezonansı” ivmelendiren bir öneme sahiptir.

Biçer’in Bir Delideğil Ayna Karşısında kitabının giriş epigrafı ve atfı da poetik öznenin “postmodern bir trajediye” dönüştürdüğü varoluşsal savaşımını işaret etmesi bakımından konuşulmaya değer ipuçlarıdır. Atıf şöyledir: “Sezar’ın başındaki defne yapraklarına…” Edip Cansever’den alınan epigraf ise daha belirgin bir özdeşlik içerir gibidir: “Ve ayna hep gösteriyordu. Ben solgun/ Yüzümle buzlanaraktan içimi gezdiriyordum orada.” Oysa atıf cümlesi çok daha trajik bir imayı ve alt metni fısıldamaktadır. Biçer’le yapılan bir söyleşide kendisine bu atfın sorulması karşısında şair şu sarsıcı anekdotu aktarır:

“Apollon ve Su perisi Daphne’nin hikâyesinde; Daphne, Apollon’un ilk aşkı olmasına karşın ondan sürekli kaçar ve onu reddeder. Babası da onu bir defne ağacına dönüştürür. Apollon ise onu unutmaz ve kutsal ağaç olarak seçer. Ondan aldığı yapraklarla kendine taç yapar ve bu tacı da başından hiç çıkarmaz. Yunan kültüründe bu bir zafer sembolü hâline gelir. Ve Daphne sevmediği birine ait olmamak için dönüşmüştür. Apollon’un zafer saydığı şey Daphne’nin ağaç hâlini başında taşımak, ona dokunmaktır. Sezar’ın başındaki defne yaprağı; hissettiği gibi yaşayan, duygularından korkmayan ve bunun kabul görmediği yerde de durmayı reddeden Daphne’dir.” (edebistan.com)

Hissettiği gibi yaşama idealinde olan, duygularından korkmayan, bir kayın (kutsal ağaç) ağacı olarak Alaska’da üşüyen poetik özne, verdiği savaşım ve savaşımın dönüştürdüğü kimlikle Daphne’dir: Yani, Alaska’da Bir Kayın. Poetik özne dönüştürdüğü ben’ini ben’iyle konuşturarak şiirsel uzamda bu yeni kimlikle bedenleştirir. Mısralar onun ruhunun defne yapraklarıdır.

Biçer şiirinin ikinci kitapla birlikte başlattığı deneysel arayış ve biçimsel denemelere az yukarıda kısaca değinmiştim. Kitabın ilk birkaç şiirinde bu biçimsel denemeler, son şiirlerde ise deneysel arayışlar mevcuttur. Biçimsel denemelerdeki yapı, Biçer şiirinin karakteristik dokusu içinde “buluntu şiir” diyebileceğimiz kolaj, yama, alıntı türü eklentilerin şiir gövdesine yerleştirilerek katmanlı bir iç içelik ve çağrışım yaratma örgüsüdür. Düz anlamda şiirden bağımsızmış izlenimi yaratsa da bilakis zihinsel akışın “şema”, “senaryo” ve “kodlama” pratiğini yansıtan bilişsel bir görüntülemedir ve nöronal işleyişin bağlantısallığını ima eder. Zihinsel işleyiş içinde de nöronlar (ve elbette örüntüler) bu şekilde birbirleriyle tetiklenip “blend” (kaynaştırma) edilerek yeni “zihinsel alanlar”, kavramsal harmanlamalar oluştururlar. Bilişsel Poetika bu durumu “Kavramsal Harmanlama Teorisi” ile izah eder:

“Bu teoriye göre zihin, ‘girdi alanları’ (input spaces) olarak adlandırılan farklı kavramsal alanlardan gelen örüntüleri bir ‘ortak şema’da (generic space) birleştirerek yeni bir ‘harmanlanmış alan’ (blended space) yaratır. Bu süreç bilinçli olmaktan çok sezgisel ve dinamik bir şekilde işler. Fauconnier ve Turner’a göre ‘anlam yaratımı’, mevcut bilgi alanlarının kullanımıyla sınırlı değildir; bu alanların birbirine geçirilmesiyle yepyeni ‘anlam yapıları’ ortaya çıkar. İnsan zihninin temel gücü, birbirinden uzak kavramsal alanları bir araya getirerek daha önce var olmayan yeni bir anlam alanı yaratabilmesidir.” (Arsal, 2025)

Biçer’in biçimsel denemelerinde de farklı “zihinsel alanlar” biraraya getirilerek okurun bilişsel akışında yeni anlam yapıları, çağrışımsal tetiklenmeler oluşturulur. Şiirsel uzamda tetiklenen zihinsel akış, kendi biriktirmeleri ile de harmanlanarak yepyeni çağrışımlara aralanır. “Retinal dikkat” refleksif bir şekilde odağını “çekiciler” arasında kaydırarak “zihinsel alanlar” arasındaki yoğunlaşmayı artırır. Bu ise “dikkat uyanıklığı”nın sağlanması, “edebî rezonans”ın kalıcı kılınması demektir. Bu süreç, çoklu anlamların aynı anda üretilebilmesine olanak tanımaktadır. Örneğin, Biçer şiirinin karakteristiklerinden biri olan “empati körlüğü”nün “Ünik Seyirci Kitlesi” şiirindeki “buluntu” ile eşleşmesi ve birbirini çağrıştırması bilinçli bir kurgulamanın tezahürüdür. Poetik özne görme duyusunun “kör nokta”sını “empati körlüğü”nü anıştırırcasına, duyguyu hem fonem ve morfem olarak hem de fenomenolojik ve ontolojik olarak şiirsel uzamda bedenleştirir:

“algılamanın parodisi de gülünç oluyor
çağırsa bir kör nokta
bana noktanın engellisi denk gelmiştir demek de gülünç

AYŞE NUR BİÇER ŞİİRİNDE POSTMODERN TRAJEDİ VE SOKRATİK İRONİ

kör nokta. Kitapla gözünüz arasındaki mesafe 40 santimetre olmak üzere sol gözünüzü kapatıp çarpı
işaretine dikkatle bakarken kitabı kendinize doğru yaklaştıracak olursanız, öyle bir an gelir ki, sağ
yandaki elmayı görmez olursunuz. Kitabı biraz daha yaklaştıracak olursanız, tekrar görürsünüz.
Elmayı görmediğimiz sürece, bunun imgesi ağsı tabakada kör nokta üzerine düşmektedir.” (Biçer, 23)

“Elmayı görmediğimiz sürece, bunun imgesi ağsı tabakada kör nokta üzerine düşmektedir.” (Bold L.A.) Bu tek alıntı ile dahi yaratılan çağrışımı izah etmeye gerek yok sanıyorum.

Bununla birlikte kitabın son bölümlerinde Biçer, yaptığı okumaların sezgisel tetiklenişi ile metinlerarasılığa evrilen deneysel arayışlar da uygular. Bu şiirlerin alt metinlerinde şiirinin karakteristikleri devam etmekle birlikte yüzeyde, yani metaforik ve imgesel yapıda metinlerarası bağlar kurulur. Bir klasik film yahut kült bir roman, hatta yüksek lisans tez kitapları öznenin yaşamla gündelik bağını yansıtması bakımından şiire dahil edilir. Bu dahil etmeler, “derin öznelerarası” bir etkileşim ve “dalma/daldırma”[5] performansıyla yüzeye çıkması bakımından önemlidir. Poetik özne “dalma/daldırma” yoğunluğunu yaşadığı yaşam içindeki her kazanımı kadraja alarak ebedîleştirir. Zira tüm yansımalar zihinsel akışın izdüşümleridir: “büyülenme insanların sanata yönelmesini sağlar, sen bir sanat eseri değilsin/ bunu düşünüp her yıl The Bridges of Madison County’i izleyebilirim./ böyleyim çünkü. Bunu herkesten iyi ben bilebilirim./ kolların açılmış, saçın görünmüş, erkek miydi arayan, sormayı deneyin/ tablet ahlak anlayışınıza başlayıp yüz kilometre öteme sabitlenmenizi/ isteyebilirim” (Biçer, 55), “ve sen bulunmak için ölüme gizlenmesen Beatrice/ duyulardan doğmayan herkes dirimliliğini yitirirdi … kadınsız bir dünyanın distopyasında/ Beatrice’den sonra her şey gelecek yüzyılda/ gövdeye ikinci bir deri olurdu … ‘uçmak istiyor’ dedi ‘sen onu esir tutuyorsun’/ ‘sen benim Beatrice’im olacaksın’ diyordu ‘birbirimize alışacağız’/ sen bir zeplinken Beatrice, nasıl uçmak istemeyecektin” (s, 60). İlk alıntıdaki mısralar bir filme, ikinci alıntıdaki mısralar iki farklı yazara ait iki ayrı kitaba yönlendirerek şiirsel uzamda metinlerarası bir bağ, zihinlerarasında ise “derin öznelerarası” bir bağlantısallık kurarak okur bilişini bu etkileşimsel bağ armonisine dahil eder. “Gövdeye ikinci bir deri” imgesi de aynı zamanda ilk kitaba bir gönderme ile metinlerarası bağ kurmaktadır. Poetik özne kendi ben’iyle içsel konuşmalarının yanı sıra evvelki şiirlerdeki ben’lerle de konuşma halindedir. Zihinsel akışımız bu odak değişimleri, bağ değişimleri, metaforik biçem değişimleri ve akustik değişimler arasında salınır durur. Biçer şiiri böyle dile gelir.

Henüz iki şiir kitabı ile şiir evriminin taze baharında ustaca ilerleyen Biçer şiirinin seyri, bir sonraki kitapla çok daha netleşecek kanısındayım. O vakit tespitlerimizi yeniden güncelleriz. En iyisi bekleyip görmek.

 

KAYNAKÇA

Biçer Ayşe Nur, Alaska’da Bir Kayın, Dergah Yayınları, İstanbul 2022.

Biçer Ayşe Nur, Bir Delideğil Ayna Karşısında, Dergah Yayınları, İstanbul 2025.

Biçer Ayşe Nur, “Ayşe Nur Biçer ile Söyleşi”: https://edebistan.com/soylesiler/ayse-nur-bicer-ile-soylesi


[1] Detaylı bilgi için bkz: Arsal Leyla, “Zihnin Poetik Mimarisi: Şiirsel Uzayın Bilişsel Dinamikleri”, Buzdokuz-29.

[2] Detaylı bilgi için bkz: Arsal Leyla, “Edebî Yankılanma: Poetik Rezonans”, Buzdokuz-30

[3] Detaylı bilgi için bkz: Arsal Leyla, “Derin Öznelerarasılık”, Geçerken-63, Aralık 2025.

[4] Detaylı bilgi için bkz: Arsal Leyla, Bakışın Serüveni, Ebabil Yayınları 2023.

[5] Detaylı bilgi için bkz: Arsal Leyla, “Bir Dikkat İllüzyonu Olarak Daldırma (Immersion)”, Edebiyat ve Sanat(Lararasılık) içinde, Hazırlayan: Funda Kızıler Emer & İnci Aras, Nisan Yayınları 2025, s.237.

Ahmet Haşim (1) Alaska'da Bir Kayın (1) Amy Cook (1) Asuman Susam (1) Avangart (1) Ayna Nöron (1) Ayşe Nur Biçer (1) Bana Hiç Yazmayan Dünyaya (1) Ben Ölüm için Duramadığımdan (1) Bilişsel Poetika (5) Bir Delideğil Ayna Karşısında (1) Bir Meleğin Yakarışı (1) Cognitive Futures (1) Dilbilim (1) Duino Ağıtları (1) Edebiyat (1) Emily Dickinson (1) Empati (2) Funda Kızıler Emer (1) Germanistik (1) Hertha Kräftner (1) Infrathin (1) Karin Kukkonen (1) Karşılıklılık (1) Margaret H. Freeman (2) Marjorie Perloff (1) Mark Turner (1) Melek İmgesi (1) Meta-temsil (1) Mind-reading (1) Nazmi Ağıl (1) Osman Özbahçe (1) Poetik Biliş (6) Postmodern Trajedi (1) Rainer M. Rilke (1) Rezonans (2) Sokratik İroni (1) Suret (2) Telepati (1) Varoluşsal Ürperti (1) Zihinlerarasılık (1) Zihin Okuma (1) Çeviri Şiir (1) Öznelerarasılık (1) İkonik Haritalama (1) İkoniklik (1) Şiir (4)